YERALTI SULARI VE KAYNAKLAR
Yağışlar sonucu yeryüzüne düşen suların bir kısmı yüzeyden akarken bir kısmıda yeraltına sızararak depolanırlar veya buralarda akış gösterirler. Bunlara Yeraltı Suları denir. Bu suların kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yerlere de Kaynak denir.
Yeraltı suyunun miktarını;
• Yağış Miktarı
• Yüzeyin Eğimi
• Bitki Örtüsü
• Zeminin Özelliği etkiler.
Alüvyal Ovalar, Karstik Araziler, Deniz ve Göl Kıyıları yeraltı suyu bakımından zengin alanlardır.
Kaynaklar
Kaynaklar yeryüzüne çıkış özelliklerine göre değişirler;
1-Yamaç Kaynakları: Dağ ve vadi yamaçlarında geçirimli tabakanın yeryüzüne çıktığı yerdir.
2- Fay Kaynakları: Yeraltı sularının Fay Çatlaklarından yeryüzüne çıktığı kaynaklardır. Bazılarının suları derinlerden geldiği için sıcak olur. Buralara Kaplıca, Ilıca veya Çermik denir.
3- Karstik Kaynaklar: Kalkerli arazilerin çatlaklarından sızan suların toplanıp yeryüzüne çıkmasıyla oluşur. Bu suların en önemli özelliği kireçli oluşlarıdır.
4- Artezyen Kaynakları: Özellikle kıvrımlı sahalardaki çanaklaşmış arazilerde 2 geçirimsiz tabaka arasında kalmış yeraltı suyunun çanağın tabanının delinmesiyle çıkan basınçlı kaynaktır.
5- Gayzer Kaynaklar: Volkanik sahalarda mağmanın etkisiyle yeraltı suyunun sıcak su ve buhar olarak dışarı çıkması ile oluşan kaynaklardır. Denizli-Sarayköy de örneğini görmek mümkündür.
YER ALTI SULARI VE KAYNAKLAR
Yağışlarla yer yüzüne inen suların geçirimli tabakadan yer altına sızarak , yer altında oluşturdukları sulara yer altı suları denir.
Yer Altı Sularının Beslenmesinde Etkili Olan Faktörler
1) Yağış miktarı,
2) Yağış türü (Kar yağışları ile beslenme fazla olur.)
3) Zeminin geçirimliliği ( alüvyal ve karstik alanlarda geçirimlilik fazladır).
4) Arazinin eğimi :eğimin az olduğu alanlarda beslenme daha fazladır.
5) Bitki örtüsü: Yüzeysel akımı engellediği için.
Taban Suyu: Alüvyal ovaların tabanında bulunurlar. Altta geçirimsiz tabaka ile
sınırlandırılmış geçirimli tabaka üzerinde biriken sulardır. Beslenme durumuna göre taban suları bazen yüzeye kadar çıkabilir. Yer altı su seviyesinin düşük olduğu alanlarda ise
kuyu açmak suretiyle bu sulardan faydalanılır.
Türkiye taban suları bakımından zengindir. Ör: Ege Bölgesinin çöküntü ovaları, Konya,Kayseri, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Bursa, Adapazarı gibi.
KAYNAKLAR
Yer altı sularının tekrar yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir.
Sularının Sıcaklığına Göre Kaynaklar 2 Grupta İncelenebilir:
A-SOĞUK SU KAYNAKLARI:
Sularını yağışlarla yeryüzünden alırlar.
Sularının sıcaklığı ve akımları yıl boyunca değişir.
1)Tabaka Kaynağı (yamaç): Geçirimli tabakların uç kısmından suların yüzeye çıktığı yerdir.
2)Vadi Kaynağı: Vadi tabanlarından çıkan kaynaklardır.
3)Karstik Kaynak (Voklüz): Kalkerli arazilerde yer yüzüne çıkan kaynaklardır. En fazla Akdeniz Bölgesinde görülür. Ör: Düden suyu
Bu kaynakların en önemli özelliği sularının bol miktarda kireç içermesidir.
4)Artezyen Kaynağı: Tekne biçimindeki iki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli
tabakaya açılan bir sondaj ile suların püskürerek yer yüzüne çıkmasıdır. Diğer
kaynaklardan ayrılan yanı beşeri faktörlerin etkisiyle yer yüzüne çıkmasıdır.
B-SICAK SU KAYNAKLARI
Sularını mağmaya yakın alanlardan alırlar.
Suları geldiği derinliğe göre sıcak veya ılıktır.
Sularının sıcaklığı yıl boyunca aynıdır.
Akım değişikliği olmaz.
Bol miktarda eriyik madde içerir.
1)Fay Kaynağı: Fay hattı boyunca yeryüzüne çıkan kaynaklardır. Halk arasında bu
kaynaklara ılıca, kaplıca,çermik, içme ve maden suları denilmektedir.
Ör: Manisa (Kurşunlu, Urganlı, Alaşehir, Demirci), Denizli (Pamukkale, Karahayıt,
Sarayköy, Buldan), Kütahya (Simav),Balıkesir (Edremit, Gönen), Sivas (Balıklı Çermik)
gibi merkezlerde vardır. Bu yerlerin ortak özelliği yer yapılarının özelliğidir.
2)Gayzer Kaynağı: Etkin haldeki volkan dağlarından değişik aralıklarla püskürerek çıkan kaynaklardır. Türkiye’de örneklerine rastlanmaz.
YER ALTI SULARI VE KAYNAKLAR
*Yağışlarla yer yüzüne inen suların geçirimli tabakadan yer altına sızarak , yer altında oluşturdukları sulara yer altı suları denir.
Yer Altı Sularının Beslenmesinde Etkili Olan Faktörler:
1) Yağış miktarı,
2) Yağış türü (Kar yağışları ile beslenme fazla olur.)
3) Zeminin geçirimliliği ( alüvyal ve karstik alanlarda geçirimlilik fazladır).
4) Arazinin eğimi :eğimin az olduğu alanlarda beslenme daha fazladır.
5) Bitki örtüsü: Yüzeysel akımı engellediği için.
Taban Suyu: Alüvyal ovaların tabanında bulunurlar. Altta geçirimsiz tabaka ile sınırlandırılmış geçirimli tabaka üzerinde biriken sulardır. Beslenme durumuna göre taban suları bazen yüzeye kadar çıkabilir. Yer altı su seviyesinin düşük olduğu alanlarda ise kuyu açmak suretiyle bu sulardan faydalanılır.
*Türkiye taban suları bakımından zengindir. Ör: Ege Bölgesinin çöküntü ovaları, Konya,Kayseri, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Bursa, Adapazarı gibi.
KAYNAKLAR: Yer altı sularının tekrar yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir.
Sularının Sıcaklığına Göre Kaynaklar 2 Grupta İncelenebilir:
A-SOĞUK SU KAYNAKLARI:
*Sularını yağışlarla yeryüzünden alırlar. *Sularının sıcaklığı ve akımları yıl boyunca değişir.
1)Tabaka Kaynağı (yamaç): Geçirimli tabakların uç kısmından suların yüzeye çıktığı yerdir.
2)Vadi Kaynağı: Vadi tabanlarından çıkan kaynaklardır.
3)Karstik Kaynak (Voklüz): Kalkerli arazilerde yer yüzüne çıkan kaynaklardır. En fazla Akdeniz Bölgesinde görülür. Ör: Düden suyu
Bu kaynakların en önemli özelliği sularının bol miktarda kireç içermesidir.
4)Artezyen Kaynağı: Tekne biçimindeki iki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabakaya açılan bir sondaj ile suların püskürerek yer yüzüne çıkmasıdır. Diğer kaynaklardan ayrılan yanı beşeri faktörlerin etkisiyle yer yüzüne çıkmasıdır.
28 Temmuz 2008 Pazartesi
Yeralti Sulari Ve Kaynaklar
Türkiye İkliminde Etkili Faktörler
1) Matematik konumu: Türkiye bulunduğu konumdan dolayı kışın kutuplardan gelen soğuk hava kütlelerinin, yazın da Tropikal kuşaktan gelen sıcak hava kütlelerinin etkisindedir. Ayrıca güneş ışınlarının düşme açısında yıl boyunca büyük farklar vardır. Bunun sonucu olarak yıllık sıcaklık farkı da fazladır.
2) Yer şekilleri (Yükselti, dağların uzanış doğrultusu ve bakı): Yurdumuzun kuzeyinde ve güneyinde dağlar kıyıya paralel uzandığından kıyı ile iç kesim arasında buralarda iklim farklılığı fazladır. Ege bölgesinde ise dağlar kıyıya dik uzandığından farklılık azdır.
Yükseltinin etkisiyle sıcaklık Türkiye’de batıdan doğuya doğru azalır.
Bakı etkisinden dolayı dağlarımızın güneye bakan yamaçları bütün yıl kuzey yamaçlarına göre daha sıcaktır.
Not: Türkiye’de aynı tarihlerde farklı mevsim özellikleri yaşanabilmektedir. Bunun sebebi; yer şekillerinin çeşitlilik göstermesidir.
3) Denize göre konum: Kıyı bölgelerde nem fazla olduğunda buralarda kışlar ılık, yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
4) Rüzgarların esme yönü: Türkiye’ye kuzeyden gelen rüzgarlar sıcaklığı düşürürken, güneyden gelenler sıcaklığı artırır (enlem etkisinden dolayı).
5) Basınç merkezleri: Türkiye etrafında oluşan basınç merkezleri de rüzgar ve yağış rejimi üzerinde etkili olmaktadır. Yaz mevsiminde Atlas Okyanusu üzerinde oluşup genişleyen yüksek basınç ve Basra Körfezi üzerinde oluşan alçak basınç etkisi altına giren ülkede, yüksek basınç etkisinde iken sıcaklıklar düşmekte, alçak basınç etkisinde iken aşırı sıcaklıklar oluşmaktadır. Kış mevsiminde ise, kuzeyden gelen soğuk hava, Akdeniz üzerinden gelen ılık ve nemli havanın etkisine girmektedir. Bu iki hava kütlesinin karşılaşması ile cepheler oluşmakta ve kıyılarda çoğunlukla yağmur, Trakya, iç ve yüksek kesimlerde kar yağışına neden olmaktadır.
SICAKLIK
Türkiye Yıllık Sıcaklık Dağılışı
• Türkiye'de gözlem yapılan istasyonlardaki uzun yıllar ortalamalarına göre, yıllık ortalama sıcaklıklar 4-20 °C arasında değişmektedir.
• Kıyı kesimler iç kesimlerden daha sıcaktır (deniz etkisinden dolayı).
• Güney kıyılarımızdan kuzey kıyılarımıza doğru enlemin etkisiyle sıcaklık azalır.
• Ülkenin en sıcak kesimleri Güneydoğu Anadolu'nun güneyi ile Akdeniz kıyı kuşağıdır. Buralarda yıllık ortalama sıcaklık 18 °C'nin üzerindedir.
• Erzurum ve Kars platolarının yüksek kesimlerinde 4 °C'nin altına düşer. Sebepleri : Yükseltisinin fazla olması, karasallıktır.
Türkiye Ocak Ayı Sıcaklık Dağılışı
• En yüksek sıcaklıklar Akdeniz bölgesinin kıyı kesiminde görülür. Sebepleri: enlem, deniz etkisi ve Toros kıvrım dağlarının kuzeyden gelen soğuk hava kütlelerini engellemesidir.
• En düşük sıcaklıklar Doğu Anadolu’da Erzurum-Kars bölümünde görülür. Sebepleri: Yükseltinin fazla olması, karasallık, kuzeyden gelen soğuk rüzgarlardır.
• Kıyı ile iç kesim arasındaki sıcaklık farkı fazladır.
Türkiye Temmuz Ayı Sıcaklık Dağılışı
• Kıyı ile iç kesim arasında sıcaklık farkı azalmıştır.
• En yüksek sıcaklıklar Güney Doğu Anadolu’da görülür. Sebepleri: Karasallık ve Güneyden gelen sıcak rüzgarların etkisidir.
• En düşük sıcaklıklar bu dönemde de Erzurum-Kars Bölümünde görülür. Sebebi, yükseltisinin fazla olmasıdır.
BASINÇLAR
A) YÜKSEK BASINÇLAR
1) Sibirya Termik Y.B: 60° enlemlerinde oluşmuştur. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemlerde kışlar çok soğuk ve kar yağışlı geçer. Türkiye’ye Kuzeydoğudan sokulur.
2) Asor Dinamik Y.B: 30° enlemlerinden kaynağını alır. Türkiye’de bütün yıl etkilidir. En fazla yazın etkilidir. Etkili olduğu yaz mevsiminin kurak olmasının başlıca sebebidir (Alçalıcı hava hareketinden dolayı). Bu basıncın etkisiyle Ege Kıyıları boyunca kuzeyden esen Etezyen rüzgarı oluşur. Yurdumuza kuzeybatıdan sokulur.
B) ALÇAK BASINÇLAR
1) İzlanda Dinamik A.B: 60° enleminde kaynağını alır. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemde kışlar ılık ve yağışlı geçer. Kuzeybatıdan sokulur.
2) Basra Termik A.B: (30° Kuzey) Türkiye’de yazın ekilidir. Yurdumuza Güney Doğu Anadolu Bölgesinden itibaren sokulur ve sıcaklığı artırır.
RÜZGARLAR
Türkiye batı rüzgarları kuşağında olmasına rağmen daha çok yerel rüzgarların etkisindedir. Sebebi yer şekilleridir.
NEMLİLİK VE YAĞIŞ
• Kıyı bölgelerinin nemliliği iç kesimlerden daha yüksektir. Bundan dolayı kıyı kesimlerde yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
• Bağıl nem en yüksek Doğu Karadeniz Bölümündedir. En düşük Güney Doğu Anadolu’dadır.
• En fazla yağış alan bölge Karadeniz, Bölüm Doğu Karadeniz, il Rize’dir (2400 mm). Rize’nin çok yağış almasında; güneyindeki yüksek dağların hakim rüzgar yönüne dik olması etkilidir.
• En az yağış alan bölgemiz İç Anadolu Bölgesidir. Sebebi; etrafının dağlarla çevrili olmasıdır. En az yağış alan il Konya’dır (330 mm).
NOT: En az yağış alan bölge İç Anadolu Bölgesi olmasına rağmen en kurak bölge Güney Doğu Anadolu Bölgesi’dir. Sebebi ; buharlaşmanın fazla olmasıdır.
• Karasal iklim bölgelerinde kışın görülen yağışlar genellikle kar şeklindedir. Türkiye’de karla örtülü gün sayısının en fazla olduğu bölge Doğu Anadolu Bölgesi’dir.
• Türkiye’de kar örtülerinin yerde kalma süresi batıdan doğuya doğru artar. Kar yağışı ve don olayının en az görüldüğü bölgemiz Akdeniz Bölgesidir.
• Türkiye’de kışın görülen yağışlar genelde cephesel kökenlidir. Bu tür yağış oluşumu en fazla Akdeniz Bölgesinde görülür.
• İlkbahar ve yazın görülen yağışlar genelde Konveksiyon yağışı şeklindedir. En fazla İç Anadolu Bölgesinde görülür.
• Oroğrafik (yamaç) yağışları genelde Karadeniz ve Akdeniz Bölgelerinde görülür. Fakat en fazla Karadeniz Bölgesi’nde görülür
Nüfus Nedir ? Nüfus İle ilgili Genel bilgi
NÜFUS
Nüfus, belirli bir yerde yaşayan insan sayısını ifade eder.
NÜFUS ARTIŞI
Doğum oranı ile ölüm oranı arasındaki fark nüfus artışını gösterir. Bir ülkede doğum oranı fazla, ölüm oranı az ise nüfus artışı meydana gelir. Ölüm oranı doğum oranından fazla olursa, nüfusta azalma meydana gelir. Genellikle az gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı fazla, gelişmiş ülkelerde ise nüfus artış hızı azdır.
Nüfus artış hızı ile kalkınma hızı arasında bir ilişki bulunmaktadır.
Buna göre;
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından yüksek ise, ülkenin gelişimi yavaşlar veya geriler.
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından düşük ise, ülkenin gelişimi artar.
Nüfus artışının olumlu sonuçları olduğu gibi, olumsuz sonuçları da olabilmektedir.
a. Nüfus artışının olumlu sonuçları
• Üretim artar.
• Vergi gelirleri artar.
• Mal ve hizmetlere talep artar.
• Yeni endüstri dalları doğar.
• İşçi ücretleri ucuzlar.
• İhracatta rekabet kolaylaşır.
b. Nüfus artışının olumsuz sonuçları
• İşsizlik artar.
• Kalkınma hızı düşer.
• Kişi başına düşen milli gelir azalır.
• Tasarruflar azalır.
• Tüketim artar.
• İç ve dış göçler artar.
• İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması zorlaşır.
• İhracat azalır.
• Demoğrafik (nüfusa bağlı) yatırımlar artar.
• Çevre kirlenmesi artar.
• Belediye hizmetleri zorlaşır.
TÜRKİYE’DE NÜFUS SAYIMLARI VE SONUÇLARI
Nüfusla ilgili bilgiler, genellikle nüfus sayımı sonuçlarından elde edilir. Bu sayımlarla nüfusun sayısı, meslek grupları, yaş durumu, eğitim, ailedeki nüfus sayısı, kadın - erkek nüfusu, nüfus artış hızı gibi bilgiler elde edilebilir. Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında, en son nüfus sayımı ise, 22 Ekim 2000 tarihinde yapılmıştır.
• 1927 - 2000 yılları arasında nüfus yoğunluğu ve miktarı sürekli artmıştır.
• 1927 yılında 13,6 milyon olan nüfus, 1997 yılında 62,8 milyona yükselmiş, 2000 yılındaki son sayımda 70 milyon civarında olmuştur.
• Nüfus artış hızı en az 1940 - 1945 yılları arasında, en fazla 1955 - 1960 yılları arasında gerçekleşmiştir.
TÜRKİYE’DE NÜFUSUN DAĞILIŞI
Türkiye’deki coğrafi bölgeler, bölümler ve yöreler arasında nüfus miktarı ve yoğunluğu yönünden önemli farklar bulunmaktadır. Türkiye’de nüfusun farklı dağılışında etkili olan faktörler şunlardır:
1. Fiziki Faktörler
a. İklim özellikleri: Ülkemizde nüfusun yoğun olduğu yerlerin, genelde kıyı bölgeler olmasında ılıman iklimin büyük etkisi vardır. Kurak ve kışları aşırı soğuk geçen yerlerde nüfus fazla yoğun değildir.
b. Yerşekilleri: Ülkemizde yüksek ve engebeli yerlerde nüfus azdır. Doğu Anadolu Bölgesi, Taşeli plâ-tosu, Menteşe yöresi gibi yerler bunlara örnek verilebilir.
c. Toprak özellikleri: Verimli toprakların bulunduğu alanlar (Çukurova, Gediz, B. Menderes) nüfusça kalabalık iken, Tuz Gölü çevresi gibi yerlerde verimsiz topraklar bulunduğundan nüfus çok azdır.
2. Beşeri Faktörler
a. Sanayileşme: Bütün Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de, sanayileşmenin arttığı yerlerde nüfus yoğunluğu artmıştır. İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bursa, Adana ve İzmir buna örnektir.
b. Tarım: Tarımın geliştiği yerler yoğun nüfusludur. Çukurova, Gediz, Bafra ve Çarşamba ovaları çevresi gibi.
c. Yeraltı kaynakları: Madenlerin veya enerji kaynaklarının işletilmesinde yoğun nüfusa ihtiyaç olduğundan, bu alanlarda da nüfus fazladır. Zonguldak, Soma, Elbistan buna örnektir.
d. Turizm: Ülkemizde, Ege ve Akdeniz kıyılarındaki merkezlerde turizmden dolayı nüfus yoğunlaşmıştır.
e. Ulaşım: Ulaşım yolları kavşağında bulunan illerimizin nüfusu artmıştır. Eskişehir, Ankara, Kayseri, İstanbul gibi illerin gelişmesinde, ulaşım yolları üzerinde bulunmaları da etkili olmuştur.
NÜFUS YOĞUNLUĞU
1. Aritmetik Nüfus Yoğunluğu
Bir ülke veya bölgedeki toplam nüfusun, o ülke veya bölgenin yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen sayıya, aritmetik nüfus yoğunluğu denir.
Türkiye’nin yüzölçümü (izdüşüm alanı olarak) 779.452 km2, toplam nüfusu da 62.865.574 (1997) dir. Buna göre, Türkiye’nin aritmetik nüfus yoğunluğu, 1997 yılına göre yaklaşık olarak 81'dir. Ancak, bu yoğunluk çok kaba olarak nüfusun dağılışını gösterir ve sadece ülkelerin nüfus yoğunluklarını kıyaslamak için kullanılır. Oysa il ve ilçelerin nüfusları ve yüzölçümleri dikkate alınarak yapılan aritmetik yoğunluk, gerçeğe daha yakın rakamlar vermektedir.
2. Tarımsal Nüfus Yoğunluğu
Bir ülkede veya herhangi bir sahada, tarım ve hayvancılıkla geçinen nüfusun, tarımsal alana bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğuna tarımsal nüfus yoğunluğu denir. Bu yöntem, aritmetik nüfus yoğunluğuna göre, daha gerçekçidir.
Türkiye’de tarımsal nüfus yoğunluğu bölge ve iller arasında farklılık gösterir. Bunda yerşekillerinin dağlık ve ovalık olmasıyla, tarımda çalışan nüfusun miktarı etkili olmaktadır.
Genel olarak, tarımsal nüfus yoğunluğu, dağlık alanlarımızda fazla, geniş tarımsal ovalarımızda ise düşüktür.
3. Fizyolojik Nüfus Yoğunluğu
Toplam nüfusun, ekili - dikili alanlara bölünmesiyle ortaya çıkan yoğunluğa fizyolojik nüfus yoğunluğu denilmektedir.
Jeolojik Zamanlar
Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür.
Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır.
Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır.
Dördüncü Zaman
Üçüncü Zaman
İkinci Zaman
Birinci Zaman
İlkel Zaman
İlkel Zaman
Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır.
İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.
Zamanın önemli olayları :
Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı
En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu
İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır.
Birinci Zaman (Paleozoik)
Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.
Zamanın önemli olayları :
Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu
Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu
İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı
Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı
Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir.
İkinci Zaman (Mezozoik)
Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır.
Zamanın önemli olayları :
Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi
Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu
İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur.
Üçüncü Zaman (Neozoik)
Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.
Zamanın önemli olayları :
§ Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması
§ Linyit havzalarının oluşumu
§ Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması
§ Alp kıvrım sisteminin gelişmesi
§ Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı
Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur.
Dördüncü Zaman (Kuaterner)
Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır.
Zamanın önemli olayları :
İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması
İnsanın ortaya çıkışı
Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır.
TOPRAK OLUŞUMU ve TOPRAK TÜRLERİ
TOPRAK OLUŞUMU ve TOPRAK TÜRLERİ
- Toprağın oluşması için önce kayaların çözünmesi gerekir.
- Canlı kalıntılarıyla oluşabilir.
- Toprağın oluşumuna etki eden faktörler; iklim, bitki örtüsü, yer şekilleri, taşların özelliğidir.
a) Taşınmış Topraklar :
- Dış kuvvetlerin taşıyıp getirdiği malzemelerin birikmesiyle oluşur.
- Üç çeşittir.
Alüvyonlar : Kum ve çakıl gibi maddelerin oluşumuyla oluşan topraklardır.
Morenler (Buzul Taşlar) : Buzulların taşıyıp biriktirdikleri, üzerleri çoğu kez parıltılı yada çizikli taşlardan oluşur.
Lösler : Rüzgarların, kurak bölgelerden az çok yağışlı bölgelere taşıyıp yığdıkları, katmanlaşmış ince ögelerden oluşan toprak.
b) Yerli Topraklar :
- Bu topraklar, kayaların çözüldüğü yerde oluşan topraklardır.
- İki gruba ayrılır.
Nemli Bölge Toprakları : Bu topraklar nemin gür olduğu yerlerde, gür bitki örtüsüyle kaplıdır.
Kurak ve yarı kurak bölge toprakları : Kestane ve kahverengi bozkır topraklarıdır yani çöl toprakları.
Doğal Afetler
Oluşumları tabiat olaylarına dayanan afetlerdir. Ancak bu tür afetlerin bazısında insan etkisi bulunabilmektedir. Hatta olayın meydana gelmesinde tetik rolü oynayan etken insan olabilmektedir. Ancak olayı hazırlayan faktörler ve olayın hazırlanışı, oradaki doğal özelliklere dayanır.
Doğal afetler kendi aralarında iki gurupta iki gurupta incelenir:
1- Jeolojik Kökenli Afetler: Bunlar doğrudan doğruya kaynağını yer kabuğu yada yerin derinliklerinden alan doğal afetlerdir. Jeolojik Kökenli Afetler'in en çok görülenler;
a. Deprem
b. Heyelan
c. Kaya düşmesi
d. Çamur Seli’dir.
2- Meteorolojik Kökenli Afetler: Atmosfer olayları sonucunda meydana gelen afetlerdir. Bunlar atmosfer olaylarının (sıcaklık, yağış, basınç ve rüzgar) insan için yararlı olduğu sınırı aşmasıyla meydana gelir. Meteorolojik Kökenli Afetler'in en çok görülenler;
a. Sel
b. Aşırı Kar
c. Çığ
d. Don
e. Fırtına
f. Tipi
g. Yıldırım Düşmesi
h. Dolu
i. Sis
j. Kuraklık
k. Orman Yangını
l. El Nino
m. İklim Değişiklikleri'dir.
Meteorolojik afetlerin oluşumunu hazırlayan temel etkenler atmosfer kökenli olmasına rağmen, bazılarında afetin oluştuğu yerin özellikleri de etkili olmaktadır. Sel, çığ ve sis buna örnek olarak verilebilir
Afetlerin doğurduğu sonuçlara baktığımızda; en başta can ve mal kaybına neden olurlar.Can kayıpları insan ve hayvanların ölmesi; mal kayıpları ise eşya bina ve tarım alanlarının zarar görmesidir. Kayıpların bir kısmı doğrudan hemen afetle birlikte ortaya çıkarken bir kısmı ise belirli bir süre sonra ortaya çıkmaktadır. Örneğin sel sırasında can ve mal kaybı meydana gelmektedir. Ancak sel baskınından sonra sellerin getirdikleri moloz, kum ve balçıklar tarım alanlarını verimsizleştirerek dolaylı zararlarda meydana getirmektedirler.
Biyocoğrafya
Biyocoğrafya, canlıların (bitkilerin ve hayvanların) dünya üzerindeki dağılış sebeplerini ve bunların değişmelerini, başka bir deyişle Biyoloji'nin Coğrafi görünümünü araştırır.
Biyocoğrafya, konusunun geniş ve çeşitli olması nedeniyle Coğrafaya'nın dışında, Botanik, Zooloji, Ekoloji ve Fizyoloji bilimlerinden de yararlanmaktadır.
Biyocoğrafya canlıların genel dağılışını iki seviyede inceler.
1. Sistematik yönden; bu kısımbitki ve hayvan topluluklarını meydana getiren taksonları ayrı ayrı flora ve faunayı sistematik yönden inceler.
2. Ekolojik yönden; burada takson topluluklarının yada bitki ve hayvan guruplarının dünya üzerindeki dağılışları araştırılır.
Toprakların Sınıflandırılması
Benzer özellikler gösteren topraklar, aynı kategori altında toplanmak sureti ile bir çok sınıflandırma sistemi yapılmıştır. Toprak sınıflandırılmasında kullanılan kriterler, toprağın tekstürü, rengi, verimliliği ve genetik özellikleridir. Sınıflandırma sistemlerinden dünya çapında en çok tutunanı genetik sınıflandırma sitemidir. Genetik sınıflandırma siteminde, toprak oluş faktörlerinden iklim, bitki örtüsü, topografya, ana kaya ve zaman unsuru dikkate alınmaktadır.
1. ESKİ TOPRAK SINIFLANDIRMA SİSTEMİ
1949 Toprak Sınıflandırma Sistemi diyebileceğimiz bu sınıflandırma sisteminde topraklar; zonal, azonal ve intrazonal olmak üzere üç kategoriye ayrılmıştır.
1.1. Zonal Topraklar : İyi gelişmiş profil özelliğine sahip olup, bu takımda bulunan topraklar, iklim ve vejetasyon şartlarına göre oluşmuş olan topraklardır. Ancak bu toprakların oluşması için, arazinin düz ve düze yakın ve drenajın iyi olması gerekmektedir. Zonal topraklar, yeryüzündeki iklim ve vejetasyon kuşaklarına genellikle uymaktadır. Mesela, soğuk ve nemli iklim ve orman örtüsü altında podzol toprakları, sıcak ve nemli iklim şartlarının hüküm sürdüğü tropikal ve ekvatoral bölgelerde lateritler baskın durumdadır.
1.1.1. Tundra Toprakları : Tundra iklimini görüldüğü kuzey yarım kürede oluşan bu topraklar, yazın donmuş tabakanın çözülmesi ile gevşer. Alçak kısımlar yer yer su birikintileri ve yosunlarla kaplanır. Donma ve çözülmenin aktif olduğu kısımlarda toprak taşlıdır. İklimin soğuk olmasından dolayı organik madde yeterince ayrışamadığı için toprak organik madde yönünden zengindir.
1.1.2. Podzol Topraklar : Tundra kuşağının güneyinde çoğunlukla iğne yapraklı ormanların altında hüküm süren nemli ve soğuk iklim şartları altında oluşmuştur. Aşırı yıkanmadan dolayı toprak besin maddelerinin çoğu taşınmıştır. B horizonunda taşınarak gelen oksitlerce zengin maddelerin çimentolaşması ile oluşmuş sert tabaka bulunur. İklimin soğuk olmasından dolayı bitki artıkları toprak yüzeyinde birikerek birkaç cm kalınlığında organik bir kat oluşturmuştur. Sibirya, Kuzey Avrupa ve Amerika’da yaygın olan, ülkemizde Yıldız dağlarının kuzey yamaçlarında ve Kuzeydoğu Anadolu Dağlarında Şavşat-Karagöl dolaylarında bulunan bu topraklar, gübreleme yapıldığı takdirde tarıma uygun hale getirilebilir.
1.1.3. Kahverengi Orman Toprakları: Daha ziyade ılıman kuşakta, yaprağını döken orman örtüsü altında görülür. Bu topraklarda podzolleşmenin aksine organik madde üst topraktaki mineral maddeye karışmış durumdadır. Yağışın fazla olduğu yerlerde karbonatlar yıkanarak topraktan uzaklaşır. Bu topraklar asit reaksiyon gösterir. Yağışın az olduğu sahalarda karbonatlar B horizonunda birikir. Hafif alkalen reaksiyon gösteren bu topraklar kireçli orman toprakları olarak dikkate alınır. Diğer taraftan toprak yüzeyinde bitki artıklarının ayrışması, topraktan yıkanan bitki besin elementlerinin tekrar toprağa ulaşmasını sağlar.
1.1.4. Terra Rossalar : Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü subtropikal kuşakta çoğunlukla kızıl çam ve maki vejetasyonu atında gelişme gösterir. Bu topraklar, iyi oksitlenmeden dolayı demir seskioksit bakımından zengin olduğundan kırmızımsı, kırmızımsı kahverengindedir. Toprağın alt kısmında demir ve alüminyum oksit bileşiklerinden ibaret killi olan bir horizon yer alır. Yağışın fazla olduğu yerlerde topraklar yıkanmasından dolayı karbonatlar topraktan uzaklaşmışlardır. Drenajı iyi düz ve düze yakın sahalarda her türlü ana materyal üzerinde görülür. Eğimli sahalardaki karstik alanlarda ise toprak kireç taşları ile karstik çukurların içinde yer alır. Çünkü eğimli karstik sahalarda toprak yüzeyde değil taşların arasındaki çatlaklar ve tabakalaşma yüzeyleri boyunca gelişme göstermiştir. Karslaşmanın çok ilerlediği sahalarda toprak dikey yönde yüzeyden derinlere doğru taşınır. Bu nedenle kırmızımsı topraklar, çatlaklar arasında cepler halinde bulunur. Bu topraklar killi bünyededir. Ülkemizde Marmara Bölgesi’ nin güneyi ile Akdeniz ve Ege Bölgeleri’ nde çok yaygındır.
1.1.5. Kahve ve Kestane Renkli Topraklar : Orta kuşakta karaların iç kısmında hüküm süren yarı kurak iklim ve step vejetasyonunun karakteristik toprağıdır. Yağış azlığından dolayı alt toprakta karbonatlar birikmiştir. Bu bakımdan toprak besin maddeleri bakımından oldukça zengin sayılabilir. Organik madde toprağa iyice karışmış durumda olup genellikle hafif alkalen ve alkalen reaksiyon gösterir. Bu topraklardan kahverengi olanlar daha ziyade step sahasında görülürken, kestane renkli olanlar step sahasının biraz daha nemli olan kısımlarında uzun boylu çayırlar ve gür olmayan orman altında görülür. Karbonat birikim zonu kahverengi topraklara nazaran biraz daha derindedir. Bu topraklara ülkemizin bütün iç bölgelerinde rastlanmaktadır.
1.1.6. Çernezyom Toprakları : Orta kuşağın yarı nemli alanlarında uzun boylu çayır vejetasyonu altında gelişmiş olan bu topraklara aynı zamanda kara topraklar da denir. Karadeniz’ in kuzey kesiminde, Romanya, Kanada, ABD, Arjantin ve Avustralya’ da görülen bu topraklar ülkemizde Erzurum – Kars platolarında 1600 – 2000 m. arasında yer alır. Zengin çayır örtüsü altında organik artıkların yavaş yavaş parçalanmasından dolayı üst toprak organik madde yönünden zenginleşerek koyu renk alır. Üst topraktan yıkanan karbonatlar B ve C horizonlarında birikmiştir. Besin maddeleri yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde yoğun olarak tarım yapılır.
1.1.7. Lateritler : Nemli tropikal ve ekvatoral bölgelerde yaygın olan bu topraklar, fazla yağış ve sıcaklıktan dolayı ana materyalin ayrışması ileri derecede olduğundan kalındır. Yağış fazlalığından dolayı silis topraktan uzaklaşmış, buna karşılık demir ve alüminyum oksitçe zenginleşmiştir. Bu durum toprağın kızıl renkli olmasını sağlamıştır. Bu bölgelerde toprak üzerine düşen organik artıklar mikroorganizmalarca kısa sürede parçalandığından toprak yüzeyinde organik madde birikmesi olmamaktadır. Demir ve alüminyum oksitler toprağın alt katlarında ve derin kısımlarında birikmesinden ötürü ağaç köklerinin gelişmesini önleyici sert tabaka oluşmuştur. Bu topraklar genellikle tuğla yapımında kullanılır. Bu topraklara ülkemizde Doğu Karadeniz bölgesinde fosil olarak rastlanmaktadır.
1.1.8. Çöl Toprakları : Orta enlemlerde ve tropikal çöllerde son derece sığ ve karbonatların birikmesiyle oluşmuş sert kabuğa sahip topraklardır. Orta enlemlerdeki çöllerde daha çok sierozem denilen açık ve gri kahverengi aşırı derecede kireç birikmesinden oluşan sert tabakalar halinde uzanan topraklar hakim durumdadır. Tropikal çöllerde ise kırmızımsı renkte olan yine aşırı derecede karbonatların birikmesi ya da kapilarite ile suların bünyesinde bulunan karbonatların yığışması sonucunda sert ve sığ topraklar görülür. Her iki toprak da organik madde yönünden son derece fakirdir ve tarımsal değeri hemen hemen hiç yoktur. Bu topraklar, ülkemizde özellikle Harran ve Malatya ovalarında görülür.
1.1.9. Preri Toprakları : Seskioksitlerin taşınması olmaksızın, karbonatların yıkanması veya taşınmasının hakim olduğu topraklara preri toprakları denilmektedir. Daha çok ABD’ de preri vejetasyonu altında gelişmiştir.
1.2. İntrazonal Topraklar : Bu toprakların oluşumunda topografya ana materyal faktörleri etkilidir. Bu nedenle de topraktaki bütün horizonlar gelişmemiş olup, genellikle AC horizonudur. Nitekim kireççe zengin ana materyal üzerinde vertisol ve rendzina suların biriktiği alanlarda hidromorfik, tuzlu alanlarda halomorfik topraklar yaygındır.
1.2.1. Halomorfik Topraklar : Halojen grupların yer aldığı bu topraklar kurak ve yarı kurak bölgelerde havzaların tabanlarında sularda çözünür hale gelen çeşitli tuz ve karbonatların suyun buharlaşması ile toprağın yüzeyinde veya muhtelif derinliklerde birikmeleriyle oluşur. Bu toprakların gelişmesinde hakim olan pedojenik süreç salinizasyondur.
1.2.2. Hidromorfik Topraklar : Bataklık, sazlık gibi suların biriktiği sahalarda, toprak devamlı olarak su altında olduğu için oksijensiz şartlar altında kalır. Bataklık bitkilerinden hasıl olan organik artıkların su altında geç ayrışma ile birikerek organik madde yönünden zenginleşir. Ayrıca hidrojen iyon konsantrasyonu arttığından toprak asitleşir.Bu topraklar sürekli taşkına uğrayan taşkın ovalarında, tektonik kökenli olukların çukur kısımlarındaki taban suyu seviyesinin yüksek olduğu alanlarda, dağların yüksek kesimlerindeki lokal çukurluklarda görülür. Hidromorfik topraklar, başta iyi havalanmadığı için tarım ürünlerinin yetişmesini engeller. Drenajı sağlanan sahalarda toprak organik madde bakımından zengin olduğu için verimli tarım sahalarına dönüşür.
1.2.3. Kalsimorfik Topraklar : Yumuşak kireç taşı ve marn depoları üzerinde oluşan bu topraklar, kireç yönünden zengindir. Organik maddenin kille birleşerek kompleks yapması, toprağın üst kısmının koyu renkli olmasını sağlar. Genel olarak A horizonuna sahip ve taneli yapı gösteren bu topraklar tarıma uygun olan alanları oluşturur. Vertisoller ve rendzinalar bu grup içerisinde yer alır. Ülkemizde Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleriyle yer yer İç ve Doğu Anadolu’ da da görülür.
1.3. Azonal Topraklar : Bu topraklar genel olarak horizonu olmayan topraklardır. Eğimli sahalarda devam eden aşınma ve taşkın ovalarında sürekli malzeme birikmesi toprakların gelişmesini özellikle horizonlaşmasını engeller. Alüvyal topraklar, kolüvyal topraklar, litoseller ve regosoller bu grup içerisindedir. Ülkemizdeki bütün ovalarda çok verimli olan bu topraklara rastlanmaktadır.
2. TOPRAK SINIFLANDIRMA SİSTEMİ VEYA TOPRAK TAKSONOMİSİ
Toprakların dünya ölçüsünde sınıflandırılmasında birlik sağlanması ve eski toprak sınıflandırma sisteminde bazı toprakların sınıflandırılmasında güçlük çekilmesi nedeniyle 1975 yılında son şekli verilen Toprak Taksonomisi geliştirilmiştir. Bu sınıflandırma sisteminde ana toprak sınıfları Latince kelimelerden alınmıştır.
2.1. Entisoller : Çok yakın bir geçmişte oluşan topraklar, bu takım bünyesinde yer alır. Bu topraklar sürekli olarak aşınma ve birikme olaylarının meydana geldiği sahalardaki toprakları kapsar. Bu topraklar eski sistemdeki alüvyal, kolüvyal, regasol, litosol ile devamlı veya yılın büyük bir bölümünde su altında kalan hidromorfik toprakları içerir. Bu topraklara ülkemizde, toprakların sürekli olarak taşındığı dağlık alanlarımızda, delta oluşumu ve alüvyonlaşmanın sürekli olarak devam ettiği ovalarımızda rastlanır.
2.2. İnceptisoller : Bu topraklar entisollere nazaran ayrışmanın biraz daha ilerlediği ve toprak oluşumunun başlangıç safhasını aştığı, yani toprakta horizonlaşmanın başladığı toprakları bünyesine alır. Örneğin delta ovalarında taşkına uğramayan esli alüvyal topraklar inceptisoller takımına girer. Aynı şekilde yamaçlardaki aşınmanın durduğu sahalarda birikinti koni ve yamaç depoları üzerindeki horizonlaşmaya başlayan topraklar da inceptisol ordosuna girer. Türkiye’ de bu topraklara yaygın olarak, aşınmanın yavaş olarak devam ettiği dağlık alanlarda, eski yamaç depoları ve alüvyal sahalarda rastlanır.
2.3. Aridisoller : Kurak bölgelerin topraklarını kapsamakta olan bu topraklar bitkilerin yetişmesini sağlayacak yeterli nemden mahrumdur. Dolayısıyla pedojenik horizonlar yeterince gelişmemiş ve organik madde bakımından da son derece fakirdir. Toprakta derin ve geniş çatlaklar oluşur. Çöl toprakları bu takım içerisinde yer alır. Ülkemizde aridisoller, Güney Doğu Anadolu’ da Harran Ovası’ nda ve İç Anadolu’ nun bazı kesimlerinde rastlanır.
2.4. Mollisoller : Yumuşak toprak anlamına gelen bu topraklar, daha ziyade orta enlemlerde otsu vejetasyon altında gelişme gösterir. Üst toprak organik madde bakımından zengindir. Topraktaki katyonlar genellikle yıkanmaya uğramadıkları için besin maddeleri bakımından zengindir. Bu nedenle mollisoller üzerinde yoğun olarak yoğun olarak tarım yapılır. Eski toprak sistemindeki kestane, kahverengi, rendzina ve çernezyomlar bu toprakların kapsamına girer. Ülkemizde bu topraklar, Batı Anadolu ve İç Anadolu’ da az eğimli ve hafif dalgalı neojen depoları üzerinde, Doğu Anadolu’ nun tektonik kökenli ovalarında yaygın olarak rastlanır. Tarımsal alanlarımızın büyük bir bölümü bu topraklar üzerinde olup, toprağın alt katında karbonat birikimi mevcuttur.
2.5. Spodosoller : Organik maddenin biriktiği toprağın yıkanarak asitleştiği, organik asitlerin ve kilin B horizonunda çimentolaşarak sert bir katın oluştuğu toprakları kapsar. Bu topraklar, eski toprak sisteminde bahsedilen podzolleşme süreci altında oluşan podzolları karakterize eder. Besin maddeleri yönünden fakir olan bu topraklar, Kuzey Amerika’ da, Avrupa ve Asya’ nın tundra alanlarının güneyindeki sahalarda iğne yapraklı ormanların altında rastlanır. Ülkemizde Karadeniz, Marmara bölgelerindeki dağlık alanlarda ve Kuzey Anadolu dağlarının yüksek kesimlerinde yaygındır. Bu topraklar, fazla yıkanmadan dolayı asit reaksiyon gösterir ve sıcaklık düşük olduğu için de toprak yüzeyinde organik madde birikimi mevcuttur.
2.6. Alfisoller : Kilin önemli ölçüde A horizonundan taşınarak B horizonunda biriktiği karbonatların yıkanma sonucu taşındığı toprakları kapsar. Alfisoller yıkanmanın fazla olduğu dünyanın nemli sahalarında özellikle kıtaların batı kesimlerinde geniş yapraklı ormanlar altında yaygındır. Toprakta demir ve alüminyum bileşikleri hakimdir. Ülkemizde Akdeniz Bölgesi’ nde görülen terra rossa toprakları bu grup içerisindedir. Bu topraklar genellikle killi bünyelidir. Yağışın fazla olduğu kısımlarda karbonatlar uzaklaşmış durumdadır.
2.7. Ultisoller : Özellikle tropikal bölgelerde fazla yağış ve sıcaklıktan dolayı ayrışmanın fazla miktarda ilerlediği ve toprak oluşumunun son safhada olduğu toprakları kapsar. Bu nedenle topraklar aşırı olarak yıkandığından katyon değiştirme kapasitesi düşüktür. Ultisoller, lateritle kırmızımsı sarımsı podzolik toprakları kapsar. Ülkemizde özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi’ nde yer yer rastlanmaktadır.
2.8. Oxisoller : Oksitlerce, özellikle demir ve alüminyum oksit yönünden zengin toprakları kapsar. Toprakta bulunan mineraller aşırı derecede ayrışmıştır ve yine yıkanmadan dolayı toprak besin maddeleri yönünden fakirleşmiştir. Bu topraklar, oksit yönünden zengin olan tropikal bölge topraklarını kapsamaktadır. Ülkemizde rastlanmamaktadır.
2.9. Vertisoller : Çayır ve savan vejetasyonu altında killi ana materyal üzerinde oluşan bu topraklar ana materyalin etkisine bağlı olarak killi bünyededir. Dolayısıyla su aldığında şişer, kuruduğunda ise derin çatlaklar oluşur. Toprakta belirgin bir yıkanma ve birikme horizonu yoktur. Katyon değiştirme kapasitesi yüksektir. Ülkemizde Muş, Harran, Karacabey ovalarıyla Ergene Havzası’ nda rastlanmaktadır. Bu topraklar ağır bünyelidir. Alt toprakta kireç birikimi görülür.
2.10. Histosoller : Bitki artıklarının özellikle bataklık veya sazlık alanlarda biriktiği kısımlarda görülür. Organik maddenin birikmesinden dolayı oluşan bataklık toprakları, turba, lif ve ibre şeklinde olan organik maddeye sahiptir. organik madde ayrışmasının ilerlediği kısımlarda toprağın katyon değiştirme kapasitesi yüksektir. Ülkemizde Amik Ovası, Hatay – Maraş grabeninde, Muş ve Erzurum ovalarında ve İç Anadolu’ da eski bataklık sahalarında rastlanmaktadır.
Toprağı Oluşturan Faktörler
Ana kayanın fiziksel parçalanması ile başlayan ayrışma, çeşitli kimyasal çözülme olayları, organik maddenin toprağa karışması ve taşıma olayları ile devam etmekte ve sonuçta çeşitli horizonlardan ibaret bir toprak profili oluşmaktadır. JENNY toprak oluşumunda etkili olan faktörleri; ana kaya, iklim, organizma, topografya ve zaman olarak beş madde altında toplamıştır.
1. ANA MATERYAL
Toprakların oluşması için öncelikle ana materyalin ayrışması ve çözülmesi gerekmektedir. Ana materyalin çözülmesi ile bir çok mineraller ve elementler açığa çıkmaktadır ve bunların toprak suyunda eriyik hale geçmesi ile de bitkiler beslenmekte ve böylece toprakta organik faaliyetler bunu takibende organizmalar etkili olmaktadır.
Yer yuvarlağının kara bölgelerini saran kıtasal kabuğun kalınlığı genel olarak 35-70 km arasında değişmektedir. Bu kıtasal kabuğun bileşiminde 2 000’ i aşkın mineral ve 100’den fazla element bulunmaktadır.
Dünyamızın kabuğunda en fazla bulunan element, kabuk ağırlığının % 46.5’ ini ve hacminin % 94’ ünü oluşturan oksijendir. Oksijen, kabukta olduğu gibi, toprakta bulunan inorganik elementlerin kaynağını teşkil etmektedir. Oksijenden sonra gelen silisyum kabuk ağırlığının % 28.9’ unu hacminin ise % 0.88 ‘ini oluşturmaktadır. Silis, magmanın soğuması sırasında kuvars halinde magmatik kayalara yerleşmiştir. Alüminyum, kabuk ağırlığının % 8.3’ ünü teşkil eder; toprakta kil minerallerinde bulunduğu gibi mika ve feldspatlar halinde kayaların bünyesinde bulunur. Bu üç element, oksijenle birleşerek oksitleri oluşturmaktadır.
Bundan sonra gelen elementlerden Ca, Na, K, Mg primer olarak volkanik kayalardaki feldspatlarda bulunmaktadır. Yukarıda bahsi geçen sekiz element kabuk ağırlığının % 98.6’ sını hacminin ise neredeyse % 100’ e yakın kısmını oluşturur.
Kayalar pekişmemiş mineral parçalarından oluşmaktadır. Bunların tam ayrışmamış kısımları toprak profili boyunca yüzeyden alta doğru azalan miktarda yer yer küçük ve büyük parçalar halinde görülebilir. Kayaların toprak oluşumu üzerindeki etkilerini açıkça belirtmek için volkanik, metamorfik ve tortul olmak üzere üç gruba ayırarak inceleyebiliriz.
1.1. Volkanik Kayalar
Magmanın yerin derinliklerinde ya da yeryüzüne çıkarak soğumasıyla oluşan kayalara volkanik ya da magmatik kayalar denir. Eğer magma yerin derinliklerinde soğuyorsa granit, gabro gibi iri mineralli plütonik kayaçlar oluşmaktadır. Yeryüzüne çıktıktan sonra soğuyorsa bunlara da volkanik kayaçlar denir. Örneğin andezit, bazalt... Volkanik kayaçların ayrışmasıyla oluşan topraklar mineral maddeler bakımından zengin olmaktadır. Bunun en önemli sebebi bu kayaçlar içindeki feldspatlar ve mikalardır. Granitin ayrışmasıyla oluşan topraklar hem kaba tekstürlü hem de besin maddeleri yönünden zengindir. Bazik kayalar üzerinde ise orta bünyeli besin maddeleri bakımından zengin su tutma kapasitesi yüksek olan topraklar oluşmaktadır.
1.2. Tortul Kayaçlar
Volkanik veya metamorfik kütlelerin dış kuvvetlerin etkisiyle aşınıp taşınması ve yeryüzünün çukur sahalarında (Göl, deniz veya havza tabanları) birikmesi ve diajenez geçirmesi sonucunda oluşan kayalara tortul kayalar denir. Bu kayalar kökenlerine göre kırıntılı, organik ve kimyasal olmak üzere üçe ayrılırlar.
Deniz, göl ya da havza tabanlarında biriken kum, mil ve kil boyutundaki malzemelerin pekişmesi sonucunda oluşan taneli kayaçlara kırıntılı veya klastik tortul kayaçlar denir. Kum taşı, mil taşı, kil taşı ve konglomera bu sınıfa örnek olarak verilebilir.
Sularda yaşayan foraminifer, alg, mercan gibi kireçli; radyolaria, diatome gibi silisli canlıların öldükten sonra iskeletlerinin yığılmasıyla oluşan kayaçlara organik tortul kayaçlar denir. Ayrıca bitkilerin oksijensiz ortamda yanmasıyla oluşan kömür de bu sınıftadır.
Sularda eriyik halde bulunan kireç, çeşitli tuzlar, silislerin çökelmesiyle oluşan kayaçlara kimyasal tortul kayaçlar denir. Kalker, jips, dolomit vb. bu sınıftandır.
1.3. Metamorfik Kayaçlar
Tortul ya da volkanik kayaların yüksek basınç, sıcaklık ya da gerilmeler sonucunda başkalaşması ile oluşan kayalara metamorfik kayalar denir. Mermer, gnays, kuvarsit gibi kayaçlar bu sınıftandır.
Yukarıda kısaca oluşum ve özellikleri belirtilen çeşitli kayalar, değişik şekilde fiziksel ve kimyasal yoldan ayrışmaya ve çözülmeye uğrar. Kayaların çözülmesinde etkili olan faktörler;
*
Homojenlik durumu; çok çeşitli minerallerden oluşan kayalar bir yada iki mineralden oluşan kayalara göre daha çabuk parçalanırlar.
*
Erimeye karşı olan direnç durumu; çimentosu silisli veya içerisinde silis miktarı fazla olan kayalar ayrışmaya karşı dirençli iken, kireçli yada jipsli kayalar daha kolay ayrışmaktadır.
*
Pekişme durumu; bir çimento maddesi ile pekişmiş kayalar gevşek tortullara nazaran daha güç ayrışmaktadır.
*
Kopma direnci ve kohezyon durumu; kayalardaki malzemelerin birbirine bağlanma durumu ve kopma direncide ayrışmayı etkilemektedir. İçerisinde fazla miktarda kil bulunan kayaçlar ayrışmaya daha dirençlidir.
*
Gözeneklilik ve geçirgenlik; Kayalarda gözeneklerin fazla olması, suyun kayanın iç kısımlarına kadar nüfuz etmesine ve çözülmenin şiddetlenmesine yol açmaktadır.
Ana materyal faktörü; nemli iklimlerden kurak iklimlere doğru gidildikçe toprak tiplerinin tayin edilmesinde önemli ölçüde artmaktadır.Yani ana kaya faktörü kurak iklim bölgelerindeki toprakların oluşumunda daha etkidir. Çünkü bu sahalarda yeteri kadar yağış görülmemesi ayrışma ve taşınma olaylarının yavaşlamasına yol açmaktadır. Bunun yanında nemli iklim bölgelerinde çözülme ve çözülen maddelerin taşınması daha hızlı cereyan ettiğinden, ana kaya faktörünün etkisi azalmaktadır.
2. ORGANİK FAKTÖRLER
Kayaların çözülmesiyle açığa çıkan besin maddelerine bağlı olarak saha bitki örtüsü tarafından yavaş yavaş örtülmeye başlar. Yosun, liken, çalı ve ağaçların sahaya yerleşmesi ile; bitki kökleri ve bitki artıklarının toprağa karışması ve humuslaşma ile birlikte oluşan çeşitli organik asitler parçalanma ve ayrışmayı daha da ilerletir. Böylece bitki örtüsü ve onunla birlikte gelen toprak canlıları, toprak oluşumunda önemli bir safhayı başlatırlar.
Güneşten gelen enerjinin % 0.01’i bitkiler tarafından kullanılmaktadır. Işığın en önemli etkisi, fotosentezi sağlamasıdır. Bu sayede organik maddenin oluşumu gerçekleşmektedir. Nitekim, yeşil bitkiler, güneş ışınlarından aldığı enerjiyi kullanarak, yapraklardaki klorofil yardımı ile havanın CO2 ini ve yapraklara kadar gelen suyun birleşmesi ile organik maddeleri üretirler. Bu olaya fotosentez denilmektedir.
Topraktaki bitkilerin ayrıştırılması ile humus ve onunda ayrıştırılması ile humus maddeleri oluşmaktadır. Her ikisine birden toprağın organik maddeleri denilmektedir. Humus organizmalar tarafından toprağa karıştırılır. Humusun toprağa karışmasından sonra ise toprak faunası ve mikro organizmalar, kolay ayrışabilen şeker, polisakkarid, protein ve yağları alırlar. Bu olaya mineralizasyon denilmektedir.
2.1. Mikroflora
Topraktaki mikroflora içerisine giren bakteriler, organik maddeleri parçalama, azotu tespit etme ve bitki beslenmesi yönünden çok büyük öneme haizdirler. Toprak içerisinde bazen milyonlarca hatta milyarlarca bulunurlar. En küçük toprak parçasından daha küçüktürler. Bir gram toprak içerisindeki bakteri sayısının 1 milyon ile 4 milyar arasında değiştiği bilinmektedir.
Bakteriler, gerek toprak açısından gerekse de bitkilerin beslenmesi yönünden çok önemli yer tutan organik değişmelere sebep olmaktadır. Bundan başka bakteriler, nitrifikasyon, kükürt oksidasyonu ve nitrojen tespitinde çok büyük rol oynamaktadır. Bakterilerin faaliyeti bir müddet için duracak olursa, yüksek bitkiler ve hayvanlar alemi çok geçmeden son bulabilir.
2.2. Mikrofauna
Protozoa, hayvan hayatının en basit şekli olup, bakterilerden büyük ve tek hücrelidir. Bunların bir kısmı koloniler meydana getirirler. Bunlar içinde cillat, flagellat, amip ve cryt’ler sayılabilir. Protozoalar dünyanın çoğu yerinde bulunmaktadır ve bir hektar topraktaki ağırlığı 170-335 kg civarındadır.
Mikrofauna ve mikrofloralar, bir gram toprakta milyonlarca sayıda bulunmaktadır ve toprak dahilindeki hızlı ve hareketli yaşamı gösterir. Bu mikroorganizmaların toprak üzerindeki önemi, organik kalıntıları elementar bileşimlerine ayırmasını, mineral iyon değiştirmesini ve bitkilere faydalı nitrojeni sağlamasıdır.
2.3. Mezofauna
Silindirik kurt ve solucanlar, topraktaki mezofaunayı oluşturmaktadır. Bu canlılar gözle görülememektedir. Bir dönüm toprakta milyonlarca sayıda bulunmaktadır ve özellikle çayır alanlarında çok sayıdadırlar (km² de 20 milyon). Çoğu türleri toprak yüzeyine yakın yerlerde yaşamaktadırlar.
Mezofaunanın çoğu besinlerini ayrışmış organik maddelerden almakta ve fungileri yemektedir; bazıları faydalı , bazıları ise zararlıdır. Zararlıların tesiri bitki köklerine olmaktadır. Bunlar esas olarak bitki döküntülerini yemekte ve bunlara bakteri ve fungilerin yerleşmesine engel olmaktadır.
2.4. Makrofauna
Bu gurubu toprak kurtları ve solucan türleri oluşturmaktadır. Bu canlılar gözle görülebilmektedir. Toprak kurtları en kuru ve en çok asit topraklar dışında toprak faunasının anasını tekil ederler. Bol miktarda bitki artıklarını parçalar ve yerler. Bu organik maddeler, kurtların sindirim sistemlerinde humifiye olmaktadır. Kurtlar toprak faunasının en büyüğü ve en ağırıdır. Kurtlar kireç bakımından zengin olan topraklarda çok sayıda bulunmaktadır. Kuru kumlu topraklarda veya anaerobik şartlar altında, pH derecesinin 4.5’in altında olduğu topraklarda nadir olarak bulunurlar. Yeni Zelanda da kireç yönünden zengin eski mera toprağının 1 ha’ ında 8 milyon kurt veya solucan tespit edilmiş olup, bunların ağırlığı aynı mera üzerinde otlayan koyunların ağırlığına eşittir.
Darwin’e göre yaklaşık 1 dönüm arazideki kurt dışkılarının toplamı 10 tona ulaşmaktadır. Ve bu dışkı miktarı 1 yılda toprak yüzeyini 0.5 cm kadar bir kalınlıkta kaplamaktadır. Solucanların vücudundan geçen toprak miktarı ortalama olarak 10 tonu aşmaktadır. Solucanlar, suda durulan ince mil ve kaba kil boyutundaki nötral humus bakımından toprak yüzeyini zenginleştirmektedir. Dışkılar toprakta bulunandan daha fazla humus, hava ve değişebilir bazlar ihtiva etmektedir. Ayrıca yüksek pH derecesine ve fazla miktarda nitrata sahiptirler. Bu canlıların açmış oldukları kanallar vasıtasıyla havanın derinlere kadar nüfus etmesi sağlanır, ayrıca bu kanallar boyunca su ve köklerinde yayılması kolaylaşır. Böylece toprak kurtları özellikle solucanlar sadece bitki artıklarının fiziksel ve kimyasal ayrışmasını değil, aynı zamanda diğer toprak faunasına kıyasla toprağın mekanik yoldan karışmasını da mükemmel bir biçimde sağlar. Kuşlara gelince bunlar toprak solucanlarını, kurtlarını, en küçük mezofauna ve ağaç böceklerini yerler. Bunların dışkıları bitkilere besin sağlamaktadır.
2.5. Makroflora
Toprak üzerindeki ağaçlar, çalılar vs. gibi boylu yüksek bitkiler, mikroklimatik bir ortam oluştururlar ve atmosferden aldığı gazları toprağa verirler ve gazlardan katı olan odunsu maddeler üretirler. Bu yüksek boylu bitkilerin köklerinin açtığı kanallar boyunca su derinlere kadar sızar ve ayrıca kökler, kendi başlarına ana materyalin fiziksel ve kimyasal yönden ayrışmasını, çözmesini sağlarlar. Diğer taraftan dal, yaprak ve diğer organik artıkların özellikle mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılması ile toprağın ana organik maddesi oluşur.
Toprakta bulunan organik madde dört ayrı grup halinde değerlendirilebilir. Bunlar, az ayrışmış organik madde, bitki artıkları, mobil humus ve organik maddedir.
Topraktaki organik madde gerek toprak üzerine dökülen bitki artıklarının gerekse köklerin mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılması sonucunda teşekkül etmektedir. Önce organik maddeler ayrışarak humusu oluşturmakta sonra bunların ayrışması ile organik maddenin bünyesinde bulunan elementler toprağa karışmakta ve bitkiler tarafından besin maddesi olarak alınmaktadır. Bu haliyle organik maddeler bitkilerin ana besin kaynakları arasında yer almaktadır. Organik maddenin ayrışması ile açığa çıkan çeşitli asitler, toprağın oluşumunun ilerlemesi ve özellikle mineral maddelerin ayrışmasını ilerletir, ayrıca toprakta iyon alışverişinin hızlandırır.
Toprağa organik maddenin karışması ile mikroflora, mikrofauna, mezofaunaya ait canlılar, toprağın bünyesine yerleşmekte ve bu canlılar toprakta fiziksel ve kimyasal olayların, gerek toprak oluşumu ve gerekse bitki beslenmesi yönünden ilerlemesine son derece faydalı olmaktadır. Mesela solucanların dışkıları toprağı organik madde yönünden zenginleştirmekte ve ayrıca toprak dahilinde açtığı kanalcıklardan su ve havanın toprağın derinliklerine kadar nüfus etmesine ve toprağın fiziksel yönden karışmasına sebep olmaktadır.
Bitki örtüsünün toprağı tutması, topraktaki ayrışma olaylarını kısmen kontrol etmesi, organik madde vermesi yanında topraktan alınan çeşitli elementleri organik bileşikler halinde bünyesine alması ve bunun ayrışması ile tekrar toprağa vermesi böylece besin maddelerinin dolaşımını sağlaması açısından büyük önemi haizdir.
Bu açıklamaların ışığı altında organik maddenin toprak üzerindeki çok önemli etkileri şunlardır:
*
Toprağın koyu renk almasına sebep olur.
*
Toprakta taneli yapının miktarını arttırır, su tutma kapasitesini yükseltir.
*
Mineral koloitlere nazaran 2-30 defa daha yüksek katyon değiştirme kapasitesine sahip olduğundan ve toprağın absorbsiyon kapasitesini aşırı derecede arttırdığından, toprağın yüksek katyon değiştirme kapasitesinde olmasını sağlar.
*
Minerallerdeki organik elementlerin çıkmasını N, P ve S ü organik formda tutulmasını ve ayrıca mineralizasyonu ile toprağa bitkilere yarayışlı besin maddeleri sağlaması ile toprağın bitkiler için çok faydalı bir hale gelmesine sebep olur.
3. İKLİM FAKTÖRÜ
İklim, yeryüzünde çözülme, aşınma, taşınma ve birikme olaylarının cereyan etmesinde dolayısıyla yeryüzünün şekillenmesinde aktif rol oynamaktadır. İklim elemanlarından başta yağış ve sıcaklık, fiziksel ve kimyasal ayrışma olayları ile bitkilerin yetişmesi, gelişmesi ve gerek toprakta gerekse canlı örtüsü üzerinde tutunan çeşitli mikro ve makroflora ve faunanın yetişmesini ve faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Nitekim fazla yağış ve sıcaklı şartları altında, ana materyalin çözülmesi, toprağın yıkanması ve bitkiyle diğer canlıların aktiviteleri hat safhaya ulaşmaktadır. Bunun yanında soğuk ve nemli iklim bölgelerinde sıcaklık yetersizliği yüzünden organik maddenin ayrışması yavaş seyretmektedir; kurak ve sıcak bölgeler ile yılın büyük bir bölümünün donlu geçtiği yüksek enlemlerde pedojenez çok yavaş cereyan etmekte ve hatta durmaktadır. Bu alanlardan sıcak çöllerde, sıcaklı yeterli olmasına rağmen su yetersizliği hem bitkilerin yetişmesini hem de ayrışma olaylarını sınırlandırmıştır; bu bakımdan bu sahalarda çok sığ olan toprak katı organik madde yönünden oldukça fakirdir. Soğuk bölgelerde, zeminde su bulunmasına karşılık ayrışmayı ve bitki yetişmesini sıcaklık engellemektedir. Gerçekten dünya iklim haritası ile toprak haritası birbirine çakıştırıldığında, ana iklim bölgelerine göre oluşmuş büyük gruplar halinde zonal toprakların yer aldığı görülmektedir. Mesela sıcak ve nemli ekvatoral-tropikal bölgelerde laterit, soğuk ve nemli bölgelerde podzol, yarı kurak bölgelerde kestane, çernezyom, kahverengi ve kurak bölgelerde çöl toprağı bulunmaktadır.
Şu halde çeşitli ayrışma olayları ve toprak profilinin gelişmesinde iklim faktörleri çok önemlidir ve bu bakımdan toprak oluşumunda başlı başına bir faktör olarak ele alınır. Bu arada, atmosferde hüküm süren iklim şartları toprak dahilinde ve yoğun bir bitki örtüsü altında kısmen değişerek mikroklima şartları oluşur. Örnek olarak ormanlık sahalarda sıcaklık değişmeleri açık sahalara nazaran azdır.
Toprak oluşumunda etkili olan iklim elemanları; radyasyon, sıcaklık, toprak sıcaklığı, toprağın donması, yağış, rüzgar vs. dir.
Ana materyalin çözülme derecesi başta sıcaklık ve yağışa bağlıdır. Nitekim sıcaklığın yüksek ve yağışın fazla olduğu tropikal bölgelerde ana materyalin çözülmesi birkaç metre derinliğe ulaşmakta hatta bazen yüz metreyi aşmaktadır, soğuk kurak ve sıcak kurak çöl bölgelerinden çözülmüş zon genellikle sığdır. Orta kuşağın ılıman bölgelerinde çözülmüş zonun derinliği orta derecededir.
Bir bütün olarak iklim elemanları bitki örtüsünün sahaya yerleşmesini, gelişmesini ve büyümesini doğrudan etkilemektedir. Dolaylı olarak, çözülme ve toprak oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Şöyle ki organik maddenin toprağa karışması ve organik maddedeki elementlerin toprak çözeltisine geçmesi, bir taraftan ayrışma olaylarının ilerlemesine öte yandan da bitkilerin beslenmesine yardımcı olmaktadır. Soğuk nemli bölgelerde organik maddenin toprağa karışması güç olduğu halde, sıcak ve nemli bölgelerde şiddetli mikroorganizma faaliyetleri organik madde çok çabuk olarak ayrışmaktadır. Böylece iklim organik maddelerin ayrışmasını kontrol altına almaktadır.
Toprak horizonlaşmasında ve toprak derinliğinin artmasında yine iklim faktörleri ön plandadır. Kurak ve yarı kurak bölgelerde yağış yetersizliği, bir yandan ayrışmanın ilerlemesini engellerken, bir yandan da toprağın yıkanmasının sınırlı halde kalmasını sağlamaktadır. Ve bu nedenle toprakta bazların birikimi artmaktadır. Sıcak nemli bölgelerde topraktan Ca, Na, K, Mg ve hatta SiO2 vs gibi elementler uzaklaşmakta ve toprakta demir ve alüminyum oksitler birikmektedir (lateritleşme); soğuk ve nemli bölgelerde humus asitlerinin de etkisine bağlı olarak SiO2 toprağın yüzey horizonlarında artmakta, diğer element ve bileşikler önemli ölçüde topaktan uzaklaşmakta ve toprakta H iyon konsantrasyonu artmaktadır (podzolleşme). Özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde, kapilarite ile suyun ve suyun içerisindeki eriyik haldeki maddelerin yüzeye çıkması ve suyun buharlaşması ile eriyik haldeki tuzlu ve alkali maddelerin yüzeyde birikmesi toprağın tuzlulaşma ve alkalileşmesine yol açmaktadır. Şu halde, topraktaki yıkanma ve birikme şartlarına özellikle yağış şartları kontrol altına almaktadır.
Toprağın erozyonlaşmasında da dolaylı olarak yağış ve rüzgar etkili olmaktadır. Bitki örtüsünden mahrum çıplak ve eğimli alanlarda yağış şiddeti fazla olduğu takdirde erozyonlaşma meydana gelmektedir; kurak ve yarı kurak bölgelerde rüzgar şiddetli özellikle mil ve kaba kil gibi malzemeleri taşımaya müsaitse rüzgar erozyonu oluşmaktadır.
Bütün iklim elemanları ve iklim elemanlarının oluşturduğu vejetasyon şartları, belli iklim ve bitki örtüsü şartlarına göre teşekkül etmiş olan zonal toprak tiplerinin oluşumunu sağlamaktadır. Bu yüzden yeryüzünün büyük bölümünde iklim şartlarına göre oluşmuş olan toprak tipleri zonal bir yayılış göstermektedir.
4. JEOMORFOLOJİK FAKTÖRLER
Toprakların bulundukları yerde oluşması için topografyanın düz, hafif engebeli olması ve topraktan suyun sızması gereklidir. Saha eğimli olduğu takdirde çözülen ayrışan ana materyal sürekli süpürüldüğü için normal profil yapısı gösteren topraklar oluşmamaktadır. Ayrıca aşınan malzemelerin biriktiği sahalarda da toprak oluşumu sekteye uğramaktadır.
Dağlık ve engebeli alanlarda yüksekliğin artması, bakı şartları gibi etkenlerde toprak oluşumu üzerinde etkili olur. Bu yüzden farklı yükselti ve bakı şartları altında farklı toprak tipleri oluşur. Özellikle bir dağ yamacı boyunca yükseltiye bağlı olarak farklı özellikte toprak kuşakları oluşur. Yükselti ve bakı şartlarının sık sık değiştiği engebeli dağlık alanlarda farklı toprak tipleri yatay ve dikey mesafelerde bulunurlar. Bu nedenle toprak oluşumunda topografya (yükselti, eğim, bakı) şartları önemli rol oynar.
Yükselti Faktörü; Herhangi bir sahada yükseltinin artması ile sıcaklık düşer ve belli bir yükseltiye kadar yağış artar. Yükseltinin iklime etkilerine bağlı olarak bir dağ yamacı boyunca farklı toprak kuşakları görülür. Yükseklere doğru sıcaklığın düşmesi ve kısmen de yağışın artması ile toprak yüzeyinde organik maddenin biriktiği ve yıkanmanın daha fazla olduğu asit reaksiyonlu, hatta podzolleşmiş topraklar görülür.
Eğim Faktörü; Herhangi bir sahada eğimin artması ile çözülen malzemeler, yerçekimi, donma ve çözülme ile yüzeysel akıma geçen suların etkisi ile devamlı süpürülmeye uğrarlar. Bu yüzden eğimli alanlarda ancak orman ve sık çayır örtüsü altında sığ topraklar yer alır. Dolayısıyla buralarda ana materyalin etkili olduğu intrazonal topraklar yer alır. Dolayısıyla eğim olgun yani A-B horizonlu toprakların oluşumunu sınırlamaktadır.
Bakı Faktörü; Bakı faktörü güneşten gelen radyasyonun alınması üzerinde etkili olduğundan, farklı bakılara sahip yamaçlar arasında ısınma dolayısıyla da nemlilik şartları değişik olur. Bu ise bitki örtüsünün yerleşme, çözülme ve buna bağlı olarak toprak oluşumunu etkilemektedir. Ülkemizde dağların kuzey ve güney yamaçları arasında toprak oluşumu yönünden son derece önemli farklılıklar bulunmaktadır. Çünkü güneye bakan yamaçlar güneş ışılarını daha dik aldığı için fazlaca ısınmakta ve nispeten kurak ortam oluşurken kuzey yamaçlarda ise daha nemli şartlar hüküm sürmektedir. Buda toprak oluşumu üzerinde etkili olmaktadır. Bakının bir diğer etkisi yağı üzerinde olup, yağışın geldiği cephelere açık olan yamaçlar daha fazla yağış aldığı için yıkanma fazla olmakta dolayısıyla buralardaki topraklar asit reaksiyon göstermektedir. Diğer yamaçlarda ise yağış ve yıkanma az olduğundan topraklar alkalen reaksiyon göstermektedir.
5. ZAMAN FAKTÖRÜ
Toprakların olgun bir profil yapısına ulaşması için ana materyalin çözülmesi, ayrışan kat üzerinde bitkilerin ve diğer toprak canlılarının yerleşmesi, organik maddelerin parçalanarak humusa dönüşmesi ve toprağa katılması ile toprakların horizonlaşması için yüzlerce hatta binlerce yıllık bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Bu bakımdan zamana bağlı olarak toprakların oluşumunda şu devreler ayırt edilir;
5.1. Başlangıç Safhası : Bu safhada ana materyal henüz yeterince ayrışmamıştır.
5.2. Gençlik Safhası : Ayrışma başlamış olmasına rağmen henüz ana materyalde ayrışma yeteri kadar ilerlememiştir.
5.3. Olgunluk Safhası : Toprak oluşumu ilerlemiş, üst katta yıkama ve alt kata birikmeye bağlı olarak toprak kütlesinde horizonlaşma başlamıştır. Bu arada ayrışmadan ötürü kil oluşmuş ve de üst horizondan alt horizona önemli ölçüde taşınmıştır.
5.4. İhtiyarlık Safhası : Ayrışma son safhasına ulaşmış, ana materyalden kaynaklanan maddelerin çoğu topraktan uzaklaşmış, ancak ayrışmaya karı dirençli olan kuvars ve silisli maddeler toprak bünyesinde kalmıştır, dolayısıyla da toprak besin maddeleri yönünden fakirleşmiştir.
İşte yukarıda belirtilen safhaların oluşabilmesi için başta toprağın oluştuğu sahadaki iklim şartları ve bitki örtüsü özelliklerine göre oldukça uzun sayılabilecek zamana ihtiyaç vardır. Burada şunu hemen belirtelim ki belli bir kalınlıkta toprağın belli bir zaman diliminde oluştuğunu söylemek mümkün değildir. İklim ve bitki örtüsü şartları göre bu zaman büyük değişme göstermektedir.
Toprağın Fiziksel ve Kimyasal Özellikleri
1. TOPRAĞIN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ
Toprağın fiziksel özelliklerini, toprağın katı fazını oluşturan maddelerin boyutları, bunların birbirlerine bağlanma durumları, agregat sistemleri, agregat veya toprak parçalarının diziliş ve duruş şekilleri teşkil etmektedir. Toprağın fiziksel özellikleri, toprakta havalanma, suyun toprağa sızması ve alıkonulması, köklerin nüfuzunu, toprakta bitki besin maddelerinin tutulmasını önemli ölçüde tayin etmektedir. Mesela kil gibi ince unsurlu maddelerden oluşan toprak kütlesinin havalanması ve suyun sızması güç olmaktadır. Buna karşılık taneli bir yapı gösteren topraklarda havalanma ve su dolaşımı mükemmel olarak cereyan eder.
1.1. Toprağın Bünyesi (Tekstür)
Toprağın katı fazını kil, mil ve kum boyutundaki malzemeler oluşturmaktadır. Bu boyuttaki malzemelerin toprak içindeki nispi miktarları ve bunların birbirlerine göre oranları toprağın tekstürünü ifade etmektedir. Toprağın tekstür sınıflarına ayrımında toprağın kimyasal bileşimi, renk, ağırlık ve diğer özellikleri gözetilmeksizin sadece farklı boyuttaki parçaların toprakta bulunan parçaları esas alınmaktadır.
Toprağı oluşturan parçaların boyutu küçüldükçe 1 gr. da ki parçacık sayısı artmakta ve parçaların işgal ettikleri yüzey de genişlemektedir. Özellikle kilin parçacık sayısı ve yüzey alanının aşırı derecede geniş olması dikkat çekicidir. Kum büyük ebattadır ve eşit ağırlıktaki kil minerallerine göre çok yüzey işgal etmektedir. Bu bakımdan kumun, toprağın kimyasal ve fiziksel aktivitesindeki oynadığı rol ihmal edilecek kadar azdır. Kum toprak yapısında çatı vazifesi görmekte, hava ve suyun dolaşımını kolaylaştırmaktadır.
Mil, toprak ayrışmasını hızlandırır, bitkilerin büyümesi için eriyik haldeki besin maddelerinin tahliye edilmesinde kuma göre daha elverişli rol oynamaktadır. Ayrıca mil toprakta suyun yerçekimine karşı tutulmasında çok önemli bir yer işgal etmektedir. Demek ki milli topraklar, bitkilerin istifadesine elverişli olan suyu sağlamakta ve bu da dona karşı toprakları korumaktadır.
Kil, hem toprağın su tutma kapasitesini arttırır hem de toprak çözeltisindeki besin maddelerinin tutulmasını sağlar.Kil miktarı fazla olan topraklara ağır bünyeli, kum miktarı fazla olan topraklara ise hafif bünyeli denilmektedir. Toprağın tekstürel özelliği, toprağın plastiklik, sertlik, geçirgenlik, kuraklık, verimlilik vs. gibi özelliklerini etkiler.
Belli başlı tekstür sınıfları ise şöyledir: Kil, killi balçık, balçık, kum, balçıklı kum, kumlu balçık, kumlu killi balçık, kumlu kil, mil, milli balçık, milli killi balçık, milli kil.
1.2. Toprak Strüktürü
Toprağın strüktürü, toprak parçalarının bir araya gelerek oluşturduğu sıralanma ve bunların duruş şekillerini ifade etmektedir. Bir toprak profilinde farklı horizonların strüktürü toprağın renk, tekstür veya toprağın kimyasal bileşimini ortaya çıkardığı kadar toprağın ana karakterini de yansıtır.
Toprağın strüktürü toprağın tekstürünün etkisine bağlı olarak değişir; ayrıca nem, havalanma durumu, mikroorganizmaların faaliyetleri, kök büyümesi ve gelişmesi, hatta topraktaki besin maddelerinin bitkiler tarafından alınmasını da etkilemektedir.
Toprak strüktürü esas itibariyle taneli, bloğumsu, levhamsı ve prizmamsı olmak üzere dört ana tipe ayrılır. Toprak strüktürü, topraktaki boşlukların şekillenmesi açısından son derece önemli olup, toprakta su ve havanın dolaşımını ve hareketini tayin etmektedir.
1.3. Toprağın Ağırlığı
Topraktaki gözenek veya boşluklar su ve hava ile dolmaktadır. Bitkilerin beslenmesi için gerekli olan su ve havanın dolaşımı gözeneklerin miktarına ve ebadına bağlıdır. Toprak ağırlığı, topraktaki gözenek miktarıyla alakalıdır. Toprak ağırlığı hesap edilirken iki ayrı durumu dikkate almak gerekir. Bunlardan birincisi, sadece toprak kitlesi esas alınarak hesap edilen yoğunluktur ve topraktaki boşlukların oluşturduğu hacim dikkate alınmaz. İkincisi ise toprak parçaları arasında gözenek veya boşluklar hacme katılarak elde edilen toprak ağırlığıdır. Buna volüm veya görünen ağırlık denilmektedir.
1.4. Toprağın Rengi
Toprağın almış olduğu renk, toprak oluşumunda ayrışma olaylarının şiddet ve seyrini yansıtmaktadır. Toprak ilk olarak oluşmaya başladığında rengi, ana materyalin rengine benzer. Ayrışmanın ilerlemesi, oksidasyonun artması ve organik maddenin toprağa karışması ile toprağın rengi koyulaşmaktadır. Organik maddeler, demir ve manganez bileşikleri toprağa renk veren unsurlardır. Bunlardan organik maddelerin oranı arttıkça toprağın rengi koyulaşmakta ve koyu siyah renkli topraklar oluşmaktadır. Demir minerallerinin hasıl ettiği renkler ise esmer, kırmızı ve sarı olup, bu renkler ferri hidroksitlerden ileri gelmektedir. Topraktaki yeşilimsi ve mavimsi renkler, indirgenme olayına işaret etmektedir. Bu renkler drenajı bozuk ve havalanmanın iyi olmadığı şartlarda oluşmaktadır.
Ferro demirin fazla olması durumunda toprak mavimsi renk almaktadır. Ayrıca topraktaki sarımsı renk, fazla miktarda demir oksitle ilgilidir; Yüksek oranda hidrate olmuş demir oksitler sarı renktedir, fakat hidrasyon azaldıkça renk kırmızılaşır. Dolayısı ile topraktaki kırmızı renk genellikle, iyi drenaj ve havalanma şartları altında dehidrate olmuş demir oksitler ile ilgilidir. Manganez bileşikleri genel olarak, toprağa esmer ve siyah renk vermektedir.
Diğer taraftan, profil boyunca toprak renginin önemli ölçüde değiştiği görülmektedir. Organik madde yönünden zengin A horizonu koyu renklidir. B horizonunda demir ve alüminyum bileşiklerinin oksidasyonuna bağlı olarak renk değişmektedir. Kalsiyum karbonat, jips, kuvars ve kil minerallerinin biriktiği alt zonlarda renk açıklaşmaktadır.
İklim bölgeleri ile toprak renkleri arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Kurak bölgelerde açık renkli, kurak ve sıcak bölgelerde kırmızımsı renkli topraklar, yağışlı ılıman kuşaklarda koyu renkli, sıcak ve nemli tropikal ve ekvatoral bölgelerde kırmızı renkli topraklar yaygın durumdadır.
1.5. Toprak Sıcaklığı
Toprakta bitkilerin yetişmesi, mikroorganizmaların faaliyeti, organik maddenin parçalanması ve mineralizasyonu ile topraktaki kimyasal olayların devam etmesi için toprak sıcaklığı önemlidir. Toprağın sıcaklığı ve nemi yeterli miktarda ise toprak dahilindeki biyolojik ve kimyasal faaliyetler devam eder. Toprak donduğu zaman bu faaliyetler durur.
Toprağın sıcaklık bilançosu, güneşten gelen enerjinin tutulması veya ısıtılmasına bağlıdır. Koyu renkli topraklar gelen enerjinin % 80’ ini , açık renkli kuvars kumları ise % 30’ unu tutmaktadır. Toprakta tutulan sıcaklık suyun buharlaşması, toprak yüzeyindeki havanın ısıtılması, toprağın ısıtılması ve uzun dalga ışınlar halinde tekrar atmosfere dönmesi halinde harcanır. Toprağın ısınma ve soğuma kapasitesi, toprakta bulunan su miktarına, toprağın yüzeyini örten organik madde ve bitki örtüsüne bağlıdır.
2. TOPRAK SUYU
Toprakta bulunan su, bitkilerin yetişmesi, toprak içindeki biyolojik faaliyetlerin devamı, çeşitli ayrışma ve özellikle iyon alışverişinin sağlanması bakımından son derece önemlidir.
Toprakta suyun tutulması Adhesion ve Kohezyon yoluyla olmaktadır. Adhesion, katı toprak parçacık yüzeylerinin suyu çekme kuvvetidir. Su, toprak parçacıklarının iç ve dış yüzeylerinde bulunan elektriksel alandaki elektrostatik kuvvetlerle tutulmaktadır. Birkaç su molekülünden ibaret olan tabakalar, kuvvetli Adhesiv kuvvetler sayesinde toprak parçacıklarını kuvvetli olarak sarmaktadır. Bu suya adhesion suyu denilmektedir. Adhesion suyu çok küçük ölçüde hareket etmekte, dolayısıyla bitkilere faydalı olamamaktadır.
Kohezyon olayı su moleküllerinin birbirini çekmesidir. Toprak dahilinde su moleküllerinin birbirini çekmesi ile tutulan suya kohezyon suyu denilmektedir. Kohezyon suyunda su molekülleri daha fazla hareket etmekte dolayısıyla da bu suyun yaklaşık 2/3’ ü bitkiler tarafından kullanılır.
Su ile doygun olan topraklarda suyun hareketi, kuru veya doygun olmayan topraklara doğrudur.Bitki kökleri tarafından suyun absorbe edilmesi de suyun hareketini sağlar.
2.1. Gravitasyon Suyu
Doygun haldeki bütün toprakların gözeneklerini dolduran su basınç altındadır. Bu durumda gözeneklerde bulunan su, çok yüksek basınç sahasından düşük basınç alanlarına doğru serbest halde akmaktadır. Bu hareket yerçekiminin etkisiyle olmaktadır.İşte, yerçekiminin etkisiyle toprak dahilinde hareket eden suya gravitasyonal veya serbest su denilmektedir.
2.2. Kapilar Su
Yerçekiminin etlisiyle topraktan sızan su, topraktan tamamen ayrıldıktan sonra toprakta kalan su miktarına kapilar su ya da tarla kapasitesi denilmektedir. Bu su toprakta otuz mikrondan daha küçük gözeneklerde tutulur. Kapilar su toprak parçacıkları dahilinde adhesion ve kohezyon kuvvetleri tarafından 1/3 ile 31 atmosfer basınç altında tutulmaktadır.
Topraktaki kapilar suyun hareketini ve depolama kapasitesini toprağın tekstür, strüktür ve organik madde durumu tayin etmektedir. Gerçekten de bir toprak ne kadar ince bünyeli ise kapilar boşluk miktarı o kadar fazla olmaktadır.
2.3. Hidroskopik Su
Toprak kolloidleri tarafından 31 atmosfer veya daha fazla basınçla tutulan sudur. Toprak zerreleri tarafından tutulan bu su tanelerin iç ve dış yüzeylerini çok ince bir tabaka olarak örter. Bu haldeki su, sıvı durumunu ve akışkanlığını kaybettiğinden bitkilere faydalı olamaz.
3. TOPRAĞIN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ
Kimyasal bakımdan topraklar basit yapılı tuzlardan başlayarak çok fazla karmaşık olan organik ve inorganik bileşiklere kadar çok sayıda maddelerden oluşmuşlardır. Toprakta kimyasal olaylar, ardı arkası kesilmeyen bir surette devam etmekte olduğundan toprağın bileşimi de devamlı olarak değişmektedir. Bitkilerin yetişmesi ve beslenmesi bakımından önemli olan kimyasal olayların başında; topraktaki bitki besin maddelerinin miktarı, bu besin maddelerini depo eden absorbsiyon ve iyon değiştirme kapasitesi ile toprağın reaksiyonu gelmektedir.
Toprağın kimyasal özelliklerini belirtmek bakımından, toprakta bulunan mineral besin elementleri, genellikle killerin oluşturduğu inorganik ve organik toprak kolloidleri, katyon değişimi, toprağın reaksiyonu ve bitki besin elementleri üzerinde ana hatları ile durulacaktır.
3.1. Toprakta Bulunan Besin Maddeleri
Topraktaki besin maddeleri ana kayadan kaynaklanan mineral elementler oluşturmaktadır. Katı yer kabuğunun % 98’ ini 8 element oluşturmaktadır. Bunlar sırasıyla, oksijen, silisyum, alüminyum, demir, kalsiyum, sodyum, potasyum ve magnezyumdur. Bunlardan oksijen ve silisyum kayaların % 75’ ini oluşturmaktadır.
3.2. Toprağın Kolloidal Fraksiyonları
Toprak katı parçacıklarının yüzeylerinde moleküllerin ve iyonların toprak çözeltisinden çekilip bağlanmaları ve özellikle katyon değiştirme kapasitesinde etkili olan kil ve organik maddeler, toprak kimyası, bitki beslenmesi ve toprak reaksiyonu yönünden çok önemli rol oynamaktadır. Bu başlık altında toprak kolloidlerini oluşturan kil mineralleri ve organik maddeler üzerinde durulacaktır.
Tabiatta bileşimlerine göre iki türlü kil bulunmaktadır. Ilıman bölgelerde yaygın olan silikat killeri ve tropikal ve yarı tropikal bölgelerde baskın olan oksit killeridir. Bilindiği gibi, topraktaki kil sekonder mineral olup ana kayadaki özellikle silikat minerallerinin ayrışması sonucunda oluşmaktadır.
Değişik ana kayaların farklı ortamlarda ayrışması sonucunda oluşan killerin miktarı ve bileşimi çok değişik ve karmaşıktır. Ayrışma ortamının iklim şartları, kil çeşidinin oluşmasında önemli rol oynar. Şöyle ki, illit ayrışmanın şiddetli olmadığı ılıman iklim kuşaklarında yaygındır; yapısal potasyumun kısmen kaybolması ile mika mineralinin alterasyonu ve hidrasyon, illitin oluşumunda ön plana geçer. Bu kilde hidrasyon katyon absorbsiyonu şişme, büzülme ve plastiklik özellikleri belirgin değildir. Montmorillionit in teşekkülü ise bol magnezyum ile nötral veya sadece hafif asit ortam şartları altında gerçekleşmektedir. Ilıman bölgelerde illit montmorillionitin alterasyonu ile oluşabilir. 2:1 strüktüründe olan montmorillionit plastiktir, kohezyonu fazladır, kurudukları zaman çatlar, bünyesine su alınca şişerler. Kaolinit, nemli tropikal bölgelerde doğrudan topraktaki veya ayrışmış zondaki primer minerallerinin ayrışmasından oluşmaktadır. 1:1 strüktüründe olan kaolin plastiklik, kohezyon ve çatlama şişme özellikleri çok zayıftır. Bundan dolayı porselen yapımında kullanılır. Genel olarak silikat kil mineralleri iki ana bileşimden ibarettir. Bunlardan bir bileşen, silis oksijen levhası, ikincisi ise alüminyum levhasıdır.
Oksit killer tropikal ve subtropikal bölgelerde demir ve alüminyumun bünyelerine su alarak hidroz oksitleri meydana getirmeleri sonucunda oluşmaktadır. Bunlara örnek olarak gibsit ve götit verilebilir.
3.3. Topraklarda Katyon Değişimi
Toprakta kolloidal halde bulunan kil ve organik madde geniş bir yüzeye sahip olduğundan, su ve iyonları bünyelerinde toplamaktadır. Ayrışma esnasında torak çözeltisi içinde serbest hale geçen Ca, Mg, K, Na, Al, H gibi bitki besin maddeleri olan katyonlar humus ve kil parçacıklarının yüzeyinde tutulmaktadır. Bu olay tek yönlü olarak cereyan etmez. Şöyle ki, kireç bakımından zengin olan nemli bölge topraklarında organik maddenin ayrışması ile CO2 meydana gelmektedir, buna bağlı olarak toprak çözeltisinde karbonik asit (H2CO3) zengin durumdadır. Bu asitteki H iyonu Ca ile yer değiştirme özelliğine sahiptir. Böylece Ca iyonlarının yerine H iyonları geçmektedir. Toprağın yağış sularıyla yıkanması devam ettiği takdirde toprakta H iyonları ile diğer iyonların yer değiştirmesine bağlı olarak H iyonlarının konsantrasyonu artar.
3.4. Toprakta Değişebilir Anyonlar
Anyonlar kil minerallerinde OH grupları ile yer değiştirmektedir ve bu gruplar montmorillionit kiline nazaran kaolinitte fazla bulunmaktadır. Bundan dolayı kaolinit killerinin baskın olduğu nemli ve kurak bölge topraklarında anyon değiştirmesi daha yüksektir. Bu sahalar fazla yayılış göstermemesine rağmen nemli tropikal bölgelerde fazla ayrışmaya uğramamış bazı topraklarda az miktarda kaolinit bulunmaktadır. Bu topraklar, pozitif yüklenme gösterirler. Özetle, pozitif yükle yüklenmiş kolloidli topraklar; nitrat ve klorit gibi anyonları absorbe ederler, Ca, Mg ve Na gibi katyonlar reddedilmekte ve dolayısıyla bunlar toprak solüsyonunda yıkanmaya karşı çok hassas duruma geçerler ve toprağın baz saturasyonu çok düşer, fosfat ve sülfat iyonları, hidroksillerin (OH) yerine geçer ve yapışık halde sabitleşirler. Bu topraklarda yüksek derecede potasyumu tespit etme kapasitesine sahiptir ve tabi olarak alınabilir fosfor düşük seviyede kalmaktadır.
3.5. Toprak Reaksiyonu
Toprak reaksiyonu, toprağın asitliliğini, alkalenliliğini ve nötral durumunu ifade etmektedir. Toprak reaksiyonu, pedojenezin seyrini veya özelliğini aksettirmesi yanında topraktaki bitki besin elementleri hakkında bilgi vermektedir. Şöyle ki, asitliliği fazla olan topraklar nemli iklim şartları altında bulunmaktadır ve aşırı yıkanmaya bağlı olarak da topraktaki bazlar önemli ölçüde uzaklaşmıştır ve bunların yerini H iyonları almıştır. Bunun yanında alkalen topraklar, bitki besin elementleri olan bazların toprakta fazla olduğunu işaret etmektedir.
Toprak reaksiyonu pH (potansiyel hidrojen) ile ifade edilmektedir.Suda H+ ve OH-iyonları bulunmaktadır. H+ ve OH- iyonları birbirine eşit olduğu takdirde su nötral durumdadır. Yani suyun pH’ ı 7' dir.
Toprak çözeltisinde serbest hidrojen (H+) iyonlarının konsantrasyonu hidroksil (OH-) iyonlarından fazla ise çözelti asittir. Bu durumun tersi olursa çözelti alkalendir. İşte bu durumu belirtmek bakımından pH terimi kullanılmaktadır. pH 7’den küçük ise asit, 7’den fazla ise alkalen, 7 nötr durumu göstermektedir. Başka bir ifade ile hidrojen iyonları arttıkça pH azalmakta, OH iyonları arttıkça pH yükselmektedir.
Yağışlı bölgelerde, yağış suları vasıtasıyla toprak yıkanmaya başladığı zaman sudaki H katyonları Ca, Mg, K, Na katyonlarının yerine geçer. Bu suretle toprakta bulunan katyonların yerine H’ in geçmesiyle toprak asitleşir.
Toprak reaksiyonunun değişmesinde etkili olan önemli faktörlerin başında CO2 gelmektedir. Bu gaz su ile birleşerek karbonik asiti oluşturur. CO2 basıncı ne kadar fazla olursa, topraktaki H konsantrasyonu o nispette artar. Karbonik asit ve onun oluşturduğu bikarbonatlar, nemli bölgelerde toprağın alt katlarına doğru taşınmaktadır. Böylece topraklar asitleşirler.
Bazların yıkanması özellikle toprakta Ca ve Mg un eksilmesi, toprak pH’ ının düşmesine yol açar. Bu arada organik maddelerin ayrışmasıyla oluşan organik ve inorganik asitler bazların yıkanmasını arttırır. Özellikle vejetasyon devresinde hasıl olan bol miktarda H iyonları topraktaki bazların yerine geçerek bazları serbest bırakır. Bu bazlar ya bitkiler tarafında alınır ya da taban suyu ile uzaklaşırlar. Bu durum da toprağın asitleşmesine sebep olur. Nemli bölgelerde çayır örtüsü de toprağın fazla asitleşmesini sağlayan bir faktördür.
Kurak bölgelere gelince yağış topraktaki bazları yıkamaya kafi gelmediğinden toprağın bazlarla olan doygunluğu yüksektir ve toprak nötr ve daha çok alkalen reaksiyon gösterir. Demek ki, toprak asitliliğinin artmasında iklim ana faktördür. Nitekim, yağışlı iklim şartlarında toprak yıkanmakta bu esnada H iyonları, Na, Ca, Mg, K gibi katyonların yerine geçmektedir. Ayrıca nemli bölgelerde vejetasyon örtüsünün gür olması bir taraftan organik maddelerin artmasına ve diğer taraftan da organik maddelerin ayrışmasıyla hasıl olan CO2 ve diğer organik asitler toprağın asitleşmesine yardımcı olur. Kurak bölgelerde ise bu durumun hemen hemen tersi cereyan ettiğinden, topraktaki bazların yıkanması son derece sınırlıdır, bu yüzden kurak bölge toprakları genellikle alkalen reaksiyon göstermektedir.
3.6. Toprakta Bitki Besin Elementleri
Bitkilerin gelişip büyümeleri için iklim faktörleri yanında topraktaki besin elementlerine de ihtiyaç vardır. Türlü bitkilerin topraktan aldıkları besin elementleri çok değişiktir. Bitkilerin topraktan istedikleri besin elementlerinden birinin veya birkaçının eksik ya da fazla olması bitki gelişimini engeller hatta tamamen durdurabilir.
Bitkilerin gelişmesi için mutlak surette gerekli olan elementler esas itibariyle bitki besin maddeleridir ve bunların sayısı 16 civarındadır. Bitkiler tarafından kullanılan esas elementler şunlardır; havadan kaynaklanan CO2 , H ve O, topraktan alınan nitrojen, P, K, Ca, Mg ve S’ dir. Topraktan alınan fakat az miktarda kullanılan belli başlı elementler ise Fe, Mn, B, Mo, Cu, Zn ve Cl’ dur. Bitkiler karbon ve oksijenin büyük bir bölümünü havadan doğrudan doğruya fotosentezle alırlar. H doğrudan ve dolaylı olarak sudan alınmaktadır.
3.6.1. Makro Elementler
Fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum, kükürt ve nitrojen bitkiler tarafından en fazla kullanılan elementlerdir. Bu elementler bitkilerin hücre (gövde) büyümelerinde ve meyve verimlerinde etkili olmaktadır.
3.6.2. Mikro Elementler
Toprakta az bulunmasına ve bitkiler tarafından az alınmasına rağmen eksikliği halinde bitkilerin gelişmesini engellemektedir. Bu elementler: demir, manganez, bakır, bor, çinko, molibden ve klordur.
SİYASİ COĞRAFYA - Avrupa Birliği Ve Giriş Sürecinde Türkiye
GİRİŞ
Bütünleşme tarihsel bir olgudur. Tarih boyunca, insanlar çeşitli yapıdaki devletlerin çatısı altında bir araya gelmişlerdir. Devletlerin pek çoğu, siyasal ve sosyal açıdan birbirlerinden çok farklıdır. Ancak yine de, farklı yapıdaki devletleri kuran insanları bir araya gelmeye zorlayan nedenler bulunmaktadır.
Avrupa kıtası, bütünleşme olgusunun incelenmesi için gözlem yapılabilecek en uygun coğrafya parçasıdır. Zira, devletlerin parçalanmasına yol açan savaşlar ve bir araya gelmesini sağlayan "bütünleşme hareketleri", Avrupa kıtasında birbiri ardından ortaya çıkmıştır. Avrupa kıtasındaki bütünleşme hareketlerinin temel nedeni, çoğu kez büyük savaşlar olmuştur. Bu açıdan yaşlı kıta, bütünleşme hareketleri ile savaşların birlikte yaşandığı, hatta aralarında sebep sonuç ilişkilerinin gözlemlendiği bir alandır.
Öte yandan, Avrupa bütünleşmesi, özellikle Soğuk Savaş sonrası gelişmelerle birlikte, hiçbir bütünleşme hareketinin ulaşamadığı kadar ileri bir düzeye gelmiştir. "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu" ile yola çıkan "Avrupa hareketi", AET'nin kurulmasıyla önce "Ortak Pazar", sonra "Avrupa Topluluğu" haline gelmiş, bugün ise Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi ile "Avrupa Birliği" adını almıştır. Söz konusu bütünleşme hareketinin gelişimini ve geldiği yeri, bu hareketin çeşitli aşamalarda taşıdığı isimlere bakarak ve bu isimlerdeki değişimi gözlemleyerek bile anlamak mümkündür.
Avrupa bütünleşmesi, nitelik itibariyle bir yandan, kendisini oluşturan ulus devletlerin varlığına saygı gösterirken, öte yandan ulus devletlerin yetki devri ile oluşturdukları, "uluslarüstü" bir niteliğe ulaşmıştır. Avrupa Birliği, "uluslarüstü" özelliğe sahip bir örgüt olduğundan, dünyada örneği olmayan bir bütünleşme modelidir.
Avrupa bütünleşmesi olgusu değişen konjonktüre bağlı olarak yerini genişleme olgusuna bırakmıştır. Bu genişlemenin Türkiye'nin aday ülke ilan edilmesiyle son aşamasına geldiği değerlendirilmekle birlikte zaman içinde koşulların değişebileceği unutulmamalıdır.
Tam üyeliğe adaylığı yakın zamanda kabul edilen, Avrupa Birliği'ne giriş sürecindeki Türkiye'de, ulusal bilincin oluşturulması için Avrupa Birliği'nin tam olarak neyi ifade ettiği, yapısı, kurumları, politikaları, tarihi gelişimi, tam üyeliğin getirecekleri, her kesimin üzerine düşen yükümlülükler doğru olarak aktarılmalıdır. Geçiş dönemi olarak kabul edilen adaylık süreci ancak bu şekilde kısaltılabilir.
Bu amaç doğrultusunda hazırlanan bu çalışmada; Avrupa Birliği'nin yapısı, genişleme süreci, Türkiye'nin adaylık statüsünün incelenmesi, katılım ortaklığı belgesi, Türkiye'nin hazırladığı ulusal program, programda yer alan kaçakçılık ve organize suçlar ile ilgili bölümler ve AB tarafından kabul edilen bazı önemli eylem planları ele alınacaktır.
AVRUPA BİRLİĞİ VE KURUMLARI
Avrupa Birliği "uluslar üstü bir birim" olarak tanımlanır. Merkezi Brüksel'dedir. Üye devletler; ulusal egemenliklerinin bir bölümünü AB kurumlarına devretmişlerdir. Ortak çıkarları doğrultusunda, egemenlik haklarının ortak yönetimi yoluyla birlikte çalışırlar. Birlik ayrıca "yetki ikamesi" ilkesine göre işler.
AB'nin kavram açısından yeni ve yetki dağıtımı açısından benzersiz olan yönetim sistemi; kendinden önceki bütün ulusal ve uluslararası modellerden farklıdır. AB'nin temelleri bir anayasaya değil, egemen devletler arasındaki antlaşmalara dayanır. Bütün AB vatandaşlarını doğrudan bağlayıcı yasalar çıkarma yetkisi, Birliği uluslararası kuruluşlardan ayırır.
Mevzuat; erişilecek hedeflere göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş olmak üzere çeşitli biçimler alır:
1. Yönetmelik (regulation) bütünüyle bağlayıcıdır. AB'nin her yerinde zorunlu olarak ve doğrudan uygulanabilir niteliktedir.
2. Yönerge (directive), üye devletlere yönelik olarak çıkarılır. Erişilecek sonuç açısından bağlayıcıdır. Üye devlet sonuca erişme yöntemini seçmekte serbesttir.
3. Karar (decision), bütünüyle bağlayıcıdır. Muhatapları; üye devletler, gerçek ve tüzel kişilerdir.
4. Tavsiyeler ve görüşler bağlayıcı değildir.
AB'nin örgütlenmesi evrimseldir. Avrupa'nın giderek birleşmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Henüz son biçimini almamıştır.
Avrupa Birliği (AB) tıpkı bir ulusal devlette olduğu gibi, birbirinden bağımsız yasama, yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır. Bu organların uluslar üstü yetkileri vardır. Topluluk organları Roma Antlaşması'nda belirtilen kurumlarla sınırlı kalmamış; zaman içinde gerekli görüldükçe bunlara yeni kurumlar eklenmiştir. Birlik günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir. Ayrıca Avrupa Doruğu, finansman organları ve diğer kuruluşları vardır.
I -YÖNETİM ORGANLARI
Birliğin yönetim organları; Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Adalet Divanı ve Sayıştay'dır.
A- Avrupa Birliği Konseyi
Maastricht Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden sonra, Konseyin resmi adı, "Avrupa Birliği Konseyi" olmuştur. Daha önce "Bakanlar Konseyi" deniyordu.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları: Birliğin karar organıdır. Yürütme yetkileri de vardır. Esas görevi; üye ülkelerin genel ekonomi politikalarının uyumlaştırılmasını ve Roma Antlaşması ile öbür artlaşmaların amaçlarını gerçekleştirmek, uygulanmasını sağlamaktır. Bu çerçevede ortak politikalara ilişkin temel kuralları belirler.
AB'nin yasalarını çıkarır: Komisyonun önerilerini temel alarak, uygulanacak politikalarla ilgili yasal düzenlemeler yapar ve kararlar verir. Öneriler ancak Konseyin onayından sonra uygulamaya konabilir.
Oluşması: 15 üye devletin ilgili bakanlarından oluşur. Toplantılara Komisyondan en az bir üye daha katılır.
İç Örgütlenmesi: Konsey toplantılarına katılan bakanlar, görüşme konusuna göre değişir: Örneğin, konu maliye ise AB'nin maliye bakanları (Maliye Konseyi) toplanır. Eğer sanayi politikası ele alınacaksa, sanayi bakanları; tarımsal fiyatlar ele alınacaksa tarım bakanları (sırasıyla Sanayi Konseyi ve Tarım Konseyi) toplanır.
En "kıdemli" konsey, "Dışişleri Bakanları Konseyi"dir. Son yıllarda "Genel İşler Konseyi" olarak anılan bu kurul; dış ilişkilerden, ortak dış politika ve güvenlik politikası çerçevesinde dış politikadan sorumludur.
Ancak öbür alanlardaki ivedi konuları da görüşebilir. Ayrıca diğer konseylerin çalışmalarını koordine eder. AB Doruğunun 6 ayda bir düzenlenen toplantılarının hazırlığını yapar.
Çalışma Yöntemi : Bir Komisyon önerisi olmadan, karar alamaz. Alınan kararların, genellikle birbiriyle çatışan ulusal çıkarlar arasında denge kurucu nitelikte olmasına dikkat edilir. Belli bir konuda görüşme yapılırken, her üye bakan; kendi ülkesiyle ilgili sorunları dile getirir. Bakanlar; bir yandan kendi ülkelerinin çıkarlarını temsil edip savunurken, bir yandan da AB'ni başarıya ulaştıracak uyuşmaları sağlamaya çalışır.
Konsey başkanlığını her üye ülkenin hükümeti -ülke adlarının alfabetik sırasına göredönüşümlü olarak üstlenir. Süresi 6 aydır.
Konsey'de ağırlıklı oy usulü geçerlidir. Buna göre, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere 10'ar; İspanya 8; Belçika, Yunanistan, Hollanda, Portekiz, 5'er; Avusturya, İsveç 4'er; Danimarka, Finlandiya, İrlanda 3'er; Lüksemburg 2 oy sahibidir.
İlişkileri : Komisyon'dan öneriler alır. Yasal düzenleme tasarılarını kabul etmeden önce, Avrupa Parlamentosu' nun görüşünü alır.
Avrupa Doruğu “Avrupa Zirvesi" de denir.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Birliğin en üst düzeyde yetkili politik organıdır. Birliğin temel politik ve stratejik eğilimlerini belirler. Başlıca rolü, AB'nin gelecekteki gelişmesi için politika önceliklerini belirlemektir. AB Konseyi'nin bir çözüme varamadığı konularda kararlar alır. Siyasal ve ekonomik konularda kılavuzluk eder, yapıcı uyarılarda bulunur, dış ilişkilerde birliğin ortak tavrını belirler.
Oluşması : Avrupa Tek Senedi ile kurumsallaşmıştır. İlk kez 1975'de toplanmıştır. Devlet ve hükümet başkanları ile Komisyon başkanından oluşur.
Çalışma Yöntemi : Yılda en az iki kez toplanır. Başkanlık üye devletlerce sırayla üstlenilir. Süresi 6 aydır. Mali konular dışında bütün kararlar çoğunlukla alınır.
B-Avrupa Komisyonu
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları: AB'nin temel yürütme organıdır. Ortak pazarın iyi işlemesinden ve gelişmesinden sorumludur.
AB politikalarına ilişkin ilk adımı atma yetkisine sahip olan tek kurumdur. Yeni politika önerileri hazırlar. Mevzuat önerilerinde bulunur.
Konsey'in aldığı kararları, kararlaştırılmış politikaları uygular.
AB hukukunun (kurallarının) doğru olarak uygulanmasını gözetir. AB antlaşmalarını ve bunlardan doğan yasal düzenlemeleri uygular. Yönergelerin ulusal yasalara aktarılmasını denetler. Antlaşmalar çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediğine, AB kurallarını çiğnediğine inandığı kişiler, şirketler ve üye devletlere karşı yasal işlemleri başlatır. AB'nin yıllık bütçe tasarısını hazırlar. Yönergeler çıkartır. Konseye önerilerde bulunur, kararlarının taslağını hazırlar.
Oluşması : Komisyonun 20 üyesi vardır. Nüfusu fazla olan beş ülke (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve İspanya) Komisyona ikişer üye, öbür ülkeler birer üye verir.
Komisyon üyeleri; ulusal hükümetlerce gösterilen adaylar arasından, Konsey tarafından atanırlar. Komisyonun bir bütün olarak atanması, Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanır. Üyeler süre sonunda yeniden atanabilir. Üyelik süresi 5 yıldır.
Çalışma Yöntemi: Antlaşmaların sağladığı güç ve Konseyin verdiği yetkiler nedeniyle, önemli bir özerkliğe sahiptir.
Üyeler; kendilerini aday olarak gösteren ulusal hükümetlerden bağımsız olarak, Birliğin çıkarlarını temsil ederler. Başka bir deyişle, kendi ülkelerinin çıkarlarını değil, Birliğin çıkarlarını gözetip savunmakla yükümlüdür.
Her üyeye bir veya birkaç politika alanında sorumluluk verilir. Üyelere küçük bir danışmanlar grubu yardımcı olur.
Komisyonun merkezi Brüksel'dedir. Üyeler haftada bir kez toplanır. Toplantı kapalı oturum olarak gerçekleşir. Kararlar oy çokluğuyla alınır.
İç Örgütlenmesi : Komisyon 25'i aşkın "genel müdürlük" ve idari servisler hâlinde örgütlenmiştir. Genel müdürlüklerin her biri ayrı bir sosyal konuyla ilgilidir. Çok sayıda komite, çalışmalarına yardımcı olur.
İç ve Dış İlişkileri : Bakanlar Konseyi'ne öneriler sunar, uygulamalar hakkında bilgi verir. Parlamentoya karşı sorumludur.
Uluslararası ticaret görüşmelerinde Birliği temsil eder. Uluslararası antlaşmaları Birlik adına yürütür.
C- Avrupa Parlamentosu
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Başlıca denetim organıdır. Yasa çıkaramaz; ancak bu alanda önemli rol oynar. Yasama gücü, ulusal parlamentolarınkinden daha azdır. Özellikle Maastricht Antlaşması ile ortak karar usûlünün kabulü sonucunda, yasama alanındaki rolü gittikçe güçlenmiştir.
Yasal düzenleme tasarılarını inceler. Güncel konuları tartışır. Komisyon'u ve Konsey'i denetler. Bunu program ve raporları tartışarak, yazılı ve sözlü sorular yönelterek yapar. AB'nin yıllık bütçesine mutabakat verir. Üçüncü ülkelerle işbirliği veya yeni üye kabulü gibi önemli antlaşmalarda onayı alınır.
Oluşması: AB çapında yapılan tek dereceli seçimlerle seçilen 626 üyeden oluşur.(2000) Her ülkeye belirli sayıda üyelik ayrılmıştır. AB'nin seçimle oluşan tek organıdır. Süresi 5 yıldır.
Çalışma Yöntemi : Üyeler, AB haklarını bir bütün olarak temsil eder. Ulusal çıkarları savunmak için atanmamışlardır. Bundan dolayıdır ki Parlamento' da birer ulusal temsilci olarak değil, çeşitli politik grupların temsilcisi olarak bulunurlar.
Parlamento başkanı 2,5 yıllık bir dönem için seçilir.
Ayda bir kez Strasburg'da toplanır. Oturumlar bir hafta sürer.
"İşbirliği usulü" sayesinde mevzuât önerilerini değiştirebilir. "uygun görüş" usulü ile yeni üye devletlerin katılımını ve üçüncü ülkelerle yapılan ortaklık antlaşmalarını, "ortak karar usulü" sayesinde bazı politika alanlarındaki mevzuat önerilerini veto edebilir. Maastricht Antlaşmasıyla kabul edilen ``ortak karar usulü"nde, Avrupa Parlamentosu; mevzuatın kabulü konusunda Konsey'le ortaklaşa ve eşit koşullarda hareket etme yetkisine sahiptir. Bu usul başlıca şu alanlarda uygulanır: İç pazar, işçilerin serbest dolaşımı, iş kurma serbestliği, işçilerin çalışma hakkı...
İlişkileri : Konsey ve Komisyon'u denetler. Bu iki kuruma AB'nin işleri hakkında sorular yöneltebilir. Danışmanlık yapar; yasal düzenlemeler hakkında görüş bildirir. Güvensizlik oyu vererek Komisyon'u istifaya zorlayabilir.
D- Adalet Divanı
Topluluğun "Yüksek Mahkemesi," bir "Anayasa Mahkemesi" olarak nitelenebilir.
Temel Fonksiyonu, Yetki ve Sorumlulukları : Birliğin bağımsız yargı organıdır. Hukuka saygıyı sağlamakla görevlidir. Antlaşmaların öteki AB kurumları üye devletler tarafından doğru olarak yorumlanmasını ve uygulanmasını sağlar. Hukuki anlaşmazlıkları çözümler.
Üye devletlerin antlaşma hükümlerine uyup uymadıklarını denetler.
Adalet Divanı, ulusal mahkemelerce uygulanması için, AB hukukunu yorumlar. Antlaşma hükümlerinin ve uygulama biçimlerinin kesin yorumunu yapar.
Uyuşmazlıkları çözüme bağlar. Birlik organları, üye devletler, şirketler ve bireylerin AB antlaşmalarıyla ilgili olarak, önüne getirdikleri hukuki sorunlar hakkında karar verir.
Oluşması : Üye ülkelerin anlaşmasıyla atanmış 15 hâkimden oluşur. Her üye ülke Divan'a 1 hâkim gönderir. Ayrıca başsavcılar vardır.
Konsey tarafından atanırlar. Görev süresi biten, yeniden atanabilir. Süreleri 6 yıldır.
Çalışma Yöntemi : AB hükümetlerinin doğrudan denetimi dışındadır.
Kararları bağlayıcıdır. Oy çokluğu ile alınır. Ulusal mahkemelerinkinden üstündür. Günümüzde, devletleri ve şirketleri para cezasıyla cezalandırma yetkisiyle donatılmıştır.
Divan' a anlaşmazlıkların çözümlenmesi talebiyle, üye devletler, Birlik organları, şirketler, özel ve tüzel kişiler başvurabilir. Lüksemburg'da toplanır.
E-Sayıştay
"Topluluk Hesap Mahkemesi"dir.
Temel Fonksiyonu,Yetki ve Sorumlulukları: Mali denetleme organıdır. AB gelir ve giderlerinin yasallığını, usule uygunluğunu denetler. AB bütçesinin mali yönden sağlamlığını kontrol eder. Her yıl bir rapor yayınlar.
Oluşması : 1977'de kurulmuştur. Her biri bir üye devletten olmak üzere 15 üyeden oluşur. Üyeleri Konsey tarafından Parlamento' ya danışılarak atanır. Üyelik süresi 6 yıldır. Süre yenilenebilir. Lüksemburg' dadır.
II- FINANSMAN ORGANLARI
Temel finansman organı Avrupa Yatırım Bankası' dır. Bundan başka Birliğin ekonomik ve sosyal politikalarını yürütmek amacıyla kurulmuş çeşitli fonlar vardır.
III- DANIŞMA ORGANLARI VE DİĞER KURULUŞLAR
AB'nin ayrıca pek çok sayıda danışma organı vardır. Yeni bir mevzuatın kabulünden önce, Komisyon ve Konsey; önerilen yasaların, beklenen ekonomik, sosyal ve bölgesel etkileri konusunda diğer AB kuruluşlarına danışır. Bundan başka önemli yeni alanlarda bir dizi yeni kuruluş oluşturulmuştur.
A-Ekonomik ve Sosyal Komite
B-Bölgeler Komitesi
C-Akdeniz Komitesi
D-Diğer Kuruluşlar
Avrupa Polis Bürosu (EUROPOL) : AB üye devletleri arasında polis örgütlerinin koordinasyonunu sağlar. Lahey'dedir. Bütün ciddi uluslararası suçlara karşı Üye Devletler arasında yeni bir işbirliği kararı 1995 yılında kurulan Europol'un amacı, birden fazla üye devleti ilgilendiren hallerde terörizm, uyuşturucu ticareti ve diğer örgütlü suçlara karşı mücadelede işbirliğini teşvik etmektir. Europol'un merkezinin bulunduğu Lahey'de (Hollanda), her Üye Ülkenin irtibat memurları birlikte çalışırlar, suç vakalarını daha hızlı bir şekilde çözmek için bilgi alışverişinde bulunurlar.
Avrupa Para Enstitüsü : Ekonomik ve parasal birliğin son aşamasında kurulacak olan Avrupa Merkez Bankası'nın öncüsüdür. Frankfurt'tadır.
Avrupa Çevre Ajansı: ``Çevre verileri arşivi" işlevini görür. Kopenhag' dadır.
İç Pazar Uyumlaştırma Bürosu : Marka tescilinin basitleştirilmesiyle ilgilenir. Alicante' dadır.
Bütün bunların dışında mevcut olan pek çok kuruluş arasında, Topluluk Bitki Çeşitliliği Bürosu (Brüksel), Avrupa Sağlık ve İşyeri Güvenliği Ajansı (Lüksemburg), Avrupa Tıp Ürünleri Değerlendirme Ajansı (Londra), Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (Lizbon). Avrupa Eğitim Vakfı (Torino), Hayvan ve Bitki Sağlığı Muayene ve Denetim Bürosu (Dublin) sayılabilir.
Avrupa Birliği'nde üye devletler; ortak çıkarları doğrultusunda,egemenlik haklarının ortak yönetimi yoluyla birlikte çalışmaktadır. Mevzuat; erişilecek hedeflere göre yönetmelik, yönerge, karar, tavsiye ve görüş almak üzere çeşitli biçimler alır.
AB'nin yönetim sistemi benzersiz, örgütlenmesi evrimcidir. Birbirinden bağımsız yasama, yürütme ve yargı organlarıyla donatılmıştır.
Birlik günümüzde 5 kurum tarafından yönetilmektedir, Bu kurumlardan Avrupa Komisyonu temel yürütme organı, Avrupa Birliği Konseyi temel yasama ve karar organı, Avrupa Parlamentosu başlıca denetim organı, Adalet Divanı yargı organı, Sayıştay mâli denetleme organıdır. Bundan başka Avrupa Doruğu, Birliğin en üst düzeyde yetkili politik organı konumundadır. Temel finansman organı Avrupa Yatırım Bankası 'dır. AB' nin ayrıca pek çok sayıda danışma organı ve öteki alanlarda bir dizi kuruluşu vardır.
AB' nin örgütlenme felsefesinden ve uygulamasından şu dersler çıkarılabilir:
Uluslararası birleşmeler hümanist ve evrensel bir yaklaşım gerektirir. Ancak pratikteki başarı, ulusal çıkarların da hesaba katılmasına bağlıdır. Başka bir deyişle “evrensel olan” ile “ulusal olan” arasında bir denge sürekli olarak gözetilmelidir. Avrupa Birliği'nin gerçekleşme yolunda olmasında, ulusal çıkarlara saygı duyulmasının, bu çıkarlarla "evrensel hedefler" arasında denge gözetilmesinin kuşkusuz çok büyük bir payı vardır.
AVRUPA BİRLİĞİ'NİN GENİŞLEME SÜRECİ
AB' nin çekirdeğini oluşturan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg tarafından 1951 Paris Antlaşması ile kurulmuştur. 1957 yılında, aynı ülkelerce,Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurulmasını öngören Roma Antlaşması imzalandı. Böylece AKÇT, AET ve EURATOM'dan oluşan Avrupa Toplulukları (AT) ortaya çıktı. 1993 yılında yürürlüğe giren Maastrich Antlaşması ile de, AT, Avrupa Birliği (AB) adını almıştır.
AB'ne, 1973 yılında İngiltere, İrlanda ve Danimarka; 1981 yılında Yunanistan; 1986 yılında İspanya ve Portekiz; son olarak da, 1995 yılında Avusturya, İsveç ve Finlandiya tam üye olarak girmişlerdir. Böylece üye sayısı 15 olmuştur.
AB'nin her genişlemesi, ortak politikalar ve karar alma süreci üzerinde etkili olmuştur. Böylece, Roma Antlaşması da dahil olmak üzere bazı hukuki belgelerin ve ortak politikaların genişleyen Topluluğun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi sorunu gündeme gelmiştir.
Avrupa Birliği'nin Yeni Genişleme Süreci
AB'nin 1993 yılı Haziran ayı içinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde, tam üye olmak isteyen adaylar için yeni kriterler belirlemiştir. Bu kriterleri, Lüksemburg Zirvesi, Cardiff Zirvesi ve Viyana Zirvesi'nde belirlenen yeni kriterler izlemiştir. 1993 yılından itibaren yapılan bu zirveler, AB'nin yeni genişleme süreci üzerinde belirleyici olmuş; Türkiye'nin tam üyeliği bu kriterler çerçevesinde yeniden değerlendirilmiştir.
A-KOPENHAG KRİTERLERİ
Kopenhag Zirvesi'nde belirlenen kriterler üç başlık altında toplanmıştır:
1. Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, azınlıklara saygıyı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarını sağlamak,
2. İşleyen bir Pazar ekonomisine sahip olunmasının yanı sıra, AB içindeki rekabet baskısı ile piyasa güçleri karşısında durabilme yeteneğine sahip olmak,
3. Siyasi, ekonomik ve parasal birlik de dahil olmak üzere tam üyelikten kaynaklanan yükümlülüklere uyum yeteneğine sahip bulunmak.
1-Tam Üyeliğin Siyasi Kriterleri
Yukarda sıralanan başlıklardan ilki, tam üyeliğin siyasi kriterleri olarak adlandırılmaktadır. Aday ülkeler siyasi kriterler açısından değerlendirilmiş; Slovakya ve Türkiye'nin bu kritere uyum sağlamayan ülkeler olduğu belirtilmiştir. Değerlendirmede kullanılan alt kriterler: (i)demokrasi ve hukukun üstünlüğü, (ii)insan hakları ve (iii)azınlıklara saygı olmak üzere üç başlık altındadır.
2-Tam Üyeliğin Ekonomik Kriterleri
İkinci grupta yer alan Kopenhag kriterleri, ekonomik kriterler olarak bilinmektedir. Tam üye olacak aday ülkelerde aranacak iki ekonomik kriter vardır. Bunlardan birincisi, işleyen bir pazar ekonomisinin varlığıdır. İkincisi ise, AB içindeki rekabet baskısı karşısında durabilme yeteneğidir.
3-Tam Üyeliğin Diğer Kriterleri
Tam üyelikle ilgili diğer değerlendirmeler; ortak dış politika ve güvenlik politikasına uyum, ekonomik ve parasal birliğe uyum, Topluluk müktesebatına uyum ile topluluk müktesebatını uygulayabilme kapasitesi olmak üzere dört açıdan yapılmıştır.
TÜRK-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNDE SON DURUM VE ADALET VE İÇİŞLERİ ALANINDAKİ İŞBİRLİĞİNE GENEL BAKIŞ
Avrupa Birliği'ne tam üyelik yolunda büyük gelişmeler kaydeden Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş süreci, 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortak üyelik için giriş müracaatımızın olumlu karşılanması ile başlamış ve günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçmiştir. O tarihten başlayarak 1964 yılında Ankara Antlaşmasının imzalanması, 1999 yılında da Türkiye’nin adaylık statüsünün tanınmasına kadar olan dönemde toplulukla ilişkiler inişli çıkışlı bir grafik izlemiştir. Topluluk yapı itibariyle bu süreç içerisinde büyük bir değişim geçirmiştir. Ekonomik yapıdan önce bir noktada sosyo-kültürel ve daha sonra siyasi yapıyı da içine alan bir organizasyona dönüşmüş, son olarak da güvenlik boyutu oluşturulmaya çalışılan bir birlik haline gelmiştir.
Lüksemburg Zirvesi yakın tarihte ilişkilerin donma noktasına getiren bir zirvedir., 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde yapılmıştır. Zirve'de tam üye adayları üç grupta ele alınmıştır:
Birinci Grup: Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Slovenya, Kıbrıs,
İkinci Grup:Slovakya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya.
Üçüncü Grup: Türkiye.
Lüksemburg Zirvesi'nde alınan kararlara göre, birinci grupta yer alan ülkelerle tam üyelik müzakereleri 1998 yılında başlayacaktı. Yukardaki sıralamadan da gözleneceği gibi Türkiye, üçüncü grupta yer almaktadır. Türkiye, tam üye adayları içinde üçüncü grupta yer almasına rağmen, Lüksemburg Zirvesi'nde Türkiye ile ilgili önemli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ilki, Türkiye'nin AB'ne her alanda yakınlaşmasını sağlayacak bir Avrupa Stratejisi oluşturulması önerisiydi. Avrupa Stratejisi, şu unsurları içermekteydi.
-Ankara Antlaşması'nın ortaya koyduğu olanakların geliştirilmesi,
-gümrük birliğinin yoğunlaştırılması,
-mali işbirliğinin artırılması,
-mevzuatların yakınlaştırılması ve AB müktesebatına uyum,
-Türkiye'nin AB'ndeki bazı programlara katılımı.
Türkiye ile ilgili ikinci konu, Ankara Antlaşması'nın 28. maddesine atıf yapılmasıydı. Bu maddeye göre, "Antlaşma'nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma'dan kaynaklanan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, akit taraflar, Türkiye'nin Topluluğa katılması olanağını inceler" (Ankara Antlaşması; 1964, Madde 28). "Antlaşma'dan kaynaklanan yükümlülükler..." ifadesinden kastedilen sadece AB'nin kurucu antlaşmalarından ya da Ankara Antlaşması'ndan kaynaklanan yükümlülükler değildir. Bu ifade ile kastedilen, daha önce antlaşmalarla belirtilen şartlara ilave olarak, AB'nin günümüzde tam üyelik için istediği şartlardır.
Lüksemburg Zirvesi'nde kaydedilen başka bir gelişme, Türkiye'nin diğer aday ülkelerle ve üye ülkelerle beraber Avrupa Konferansı'na davet edilmesiydi. Bütün bu olumlu noktalara rağmen, Türkiye ile ilgili görüşlerin yer aldığı raporun 35. paragrafı, AB ile siyasi ilişkinin kesilmesine yol açan ifadeler taşımaktaydı. Buna göre, AB'nin Türkiye'den istedikleri şunlardı:
-AB seviyesinde insan hakları standartlarına ulaşılması,
-Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunması,
-Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin tatminkâr ve istikrarlı bir çözüme kavuşturulması,
-Birleşmiş Milletler'in ilgili kararları doğrultusunda Kıbrıs'da siyasi bir çözüm bulunması.
Türk hükümeti, Zirve'nin hemen ardından 14 Aralık 1997 yılında yaptığı bir toplantıda AB ile olan ilişkilerini askıya aldığını bildirmiştir. Bu kararın gerekçesi, AB'nin yukarda yer alan istekleriydi.
11-12 Aralık 1999 tarihleri arasısında yapılan Helsinki Zirvesi, ilişkilerin seyrinde olumlu bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylık statüsü ilan edilmiştir. Adaylık statüsünün tanınması doğrultusunda kurulan sıcak ilişkilerin bir sonucu olarak 8 Kasım 2000 tarihinde Katılım Ortaklığı Belgesi kabul edilmiş ve 7-9 Aralık 2000 tarihleri arasında yapılan “Nice Zirvesi”nde onaylanmıştır. Bu belge; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği için gerekli öncelik alanlarını belirleyen, tam üyelik sürecinde yol haritasını çizen ve tam üyelik müzakerelerinin başlaması için hangi şartların yerine getirmesi gerektiğini belirten bir belgedir.
Türkiye-AB ilişkileri Helsinki sonrasında giderek hızlanan bir trend içine girmiştir. 3 yıllık bir aradan sonra 11 Nisan 2000 günü Lüksemburg'da yapılan Ortaklık Konseyi toplantısı bu bağlamda önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Ortaklık Konseyinde önümüzdeki dönem ile ilgili önemli kararlar alınmıştır.
Katılım Ortaklığı Belgesi
2000 yılındaki “Nice Zirvesi”nde onaylanan Katılım Ortaklığı Belgesi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği için gerekli öncelik alanlarını belirleyen, tam üyelik sürecinde yol haritasını çizen, AB müktesebatına uyum sağlamak amacıyla her alanda neler yapması gerektiğini, orta ve kısa vadeli hedefler olarak belirleyen ve tam üyelik müzakerelerinin başlaması için hangi şartların yerine getirmesi gerektiğini belirten bir belgedir.
Tarama sürecini gerçekleştirmek üzere Ortaklık Komitesine bağlı 8 alt komite kurulmuştur. AB, diğer adaylar için olduğu gibi, Türkiye bakımından da Topluluk müktesebatını oluşturan 31 alanı bu komitelere bölüştürmüştür. Tarama süreci Haziran ayında başlamıştır. Bu amaçla Ortaklık Komitesi alt komitelerin çalışma usullerini belirlemiştir.
11 Nisan 2000 tarihli Türkiye-AB Ortaklık Konseyi'nde, taraflar arasında hizmetler ve kamu alımlarının serbestleştirilmesi için müzakerelere başlanması yönünde bir karar alınmıştır. Bu çerçevede, ilk tur görüşmeler 17-18 Ekim 2000 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilmiş ve ağırlıklı olarak araştırıcı bir mahiyette cereyan etmiştir.
Katılım Ortaklıkları, esasen Komisyon'un, tüm aday ülkeler için hazırladığı yıllık ilerleme raporlarındaki unsurları içermekte olup, kısa (bir yıl) ve orta vadede (birkaç yıl) hangi hususların yerine getirilmesi gerektiğini belirlemektedir.
Katılım Ortaklığı Belgesi 4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'de toplanan AB Genel İşler Konseyi'nde ele alınmıştır. Sözkonusu toplantıya kadar Türkiye gerek Komisyon ile gerek AB üye ülkeleri ile sık ve üst düzey temaslarda bulunmuştur. Bu çerçevede, toplantı sonucunda Kıbrıs ve sınır uyuşmazlıkları konusunda Helsinki ruhunun korunduğu kararlar alınmıştır. Türkiye güçlendirilmiş siyasi diyalog çerçevesinde, ortak çıkarlara yönelik konularda yapıcı katkılarda bulunmaya devam edecektir. Katılım Ortaklığı Belgesinin hukuki zeminini oluşturacak "Çerçeve Yönetmeliği" 14 Şubat 2001 tarihinde onaylanmıştır.
KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİNİN ADALET VE İÇİŞLERİ ALANINDAKİ BÖLÜMLERİ
I-Kısa Vadeli Öncelikler (2001)
Adalet ve içişleri alanında Avrupa Birliğindeki mevzuat ve uygulamalar konularında bilgilendirme ve bilinçlendirme programları geliştirilmesi.
Organize suçlar, uyuşturucu ticareti ve yolsuzlukla mücadelenin iyileştirilmesi ve kara para aklama ile mücadele için kapasitesinin güçlendirilmesi.
II-Orta Vadeli Öncelikler
Topluluk Hukuku ile adalet ve içişleri alanlarında AB müktesebatı uygulamaları konularında eğitim programları geliştirilmesi.
Özellikle polisin hesap verme sorumluluğunun güvenceye alınmasına yönelik olarak adalet ve içişleri kurumlarının daha da geliştirilmesi ve güçlendirilmesi.
Schengen Bilgi Sistemi ve Europol'a tam olarak katılımın mümkün olması için veri koruma alanındaki AB müktesebatının kabulü;
Vize mevzuatı ve uygulamasının AB mevzuatına uygun hale getirilmesine başlanması.
Yasadışı göçün önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesebatının ve eylemlerinin (kabul, yeniden kabul, sınır dışı etme) kabul edilmesi ve uygulanması.
Sınır yönetiminin güçlendirilmeye devam edilmesi ve Schengen Sözleşmesinin tam olarak uygulanması için hazırlık yapılması.
İltica konusundaki 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine konulan coğrafi çekincenin kaldırılması ve mülteciler için konaklama tesisleri ve sosyal destek mekanizmaları geliştirilmesi.
Yolsuzluk, uyuşturucuyla mücadele, organize suçlar, kara para aklanması ve ceza hukuku ve medeni hukuk alanlarında adli işbirliği konularında AB müktesebatının kabulü ve uygulanması; bu alanlardaki uluslararası işbirliğinin daha da yoğunlaştırılması.
Adalet ve İçişleri Alanında AB Müktesebatını Benimsemenin Önemi
Türkiye'nin onüçüncü aday ülke olarak tanındığı 10-11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde Avrupa bütünleşmesine doğru son adım atılmıştır.
Türkiye, genişleme sürecinde, diğer aday devletler gibi kendi mevzuatını, AB'ni oluşturan bütün hukuki araçlar, politikalar, hukuki çerçeve ve kurumsal yapı anlamına gelen "Topluluk Müktesebatı" ile uyumlulaştırmak durumundadır. Avrupa Birliği Komisyonu uyuşturucu maddelere, örgütlü suçlara ve karapara aklamaya karşı mücadelede ve ayrıca göç gibi konularda polis ve gümrük işbirliğinin ve hukuki ve cezai konularda adli işbirliğinin arttırılmasına önem vermektedir.
Adalet ve içişleri sahasında AB Müktesebatı, diğer sahalardaki AB Müktesebatından nitelikçe farklıdır. Katılım öncesi yıllarda Müktesebat'ın gelişeceği bu alanda daha yapılacak çok şey vardır. AB, açık ve kapsamlı bir çerçeveyi kurmak için olabildiğince hızlı ve somut bir şekilde bu Müktesebat'ı geliştirmek için kendini taahhüt altına sokmuştur.
Şimdi bütün aday ülkeler, genişlemiş bir AB içinde bir "Özgürlük, Güvenlik ve Adalet Alanı" kurulmasına tam olarak katılmak ve etkin biçimde katkıda bulunmak üzere, kendi mevzuat ve uygulamalarını, adalet ve içişleri müktesebatıyla uyumlulaştırmaya çalışmaktadır.
TÜRKİYE İÇİN ULUSAL PROGRAM
Türkiye Katılım Ortaklığı Belgesi’nin kabul edilmesinden sonra diğer aday ülkeler gibi AB müktesebatına uyum için “Ulusal Program” hazırlanması çalışmalarına başlamıştır. Bu görev AB ile ilişkileri en üst düzeyde yürütmek amacıyla kurulan AB Genel Sekreterliği’ne verilmiştir. Ulusal Program 19 Mart 2001 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilmiş, aynı gün AB Komisyonu Türkiye Temsilciliği'ne verilmiştir. Büyük önemi bulunan Program'ın AB tarafından kabul edilmesini müteakip, muhtevasındaki kısa ve orta vadeli önceliklerin zamanında yerine getirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Avrupa Birliği, siyasi yapısı ekonomik yapısından daha ön planda olan bir birlikteliktir. Bu açıdan; Avrupa Birliğinin, Ulusal Program'daki siyasi kriterlerin yerine getirilmesine daha fazla önem vereceği düşünülmektedir. Zaten Avrupa Birliği'nin genişleme süreci incelendiğinde genişlemede Portekiz ve Yunanistan'ın birliğe alınması örneklerinde olduğu gibi siyasi nedenlerin ön planda olduğu görülecektir.
KAÇAKÇILIK VE ORGANİZE SUÇLAR AÇISINDAN ULUSAL PROGRAMA BAKIŞ
I-Ulusal Program’ın Kaçakçılık ve Organize Suçlar Bağlamındaki Temel Öncelikleri
Yolsuzluk, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı ile üretimi ve ticareti, örgütlü suçlar, karaparanın aklanması ile ceza hukuku ve özel hukuk alanlarında adli işbirliği konularında AB müktesebatı benimsenecek, bu alanlardaki uluslararası işbirliği yoğunlaştırılacaktır.
Yasadışı göçün önlenmesine yönelik olarak, göç konusundaki AB müktesebatı ve uygulamaları (kabul, geri kabul, sınır dışı etme) benimsenecektir.
Uyuşturucu trafiğine karşı etkin mücadele amacıyla, Lizbon’da yerleşik Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Avrupa Merkezi (European Monitoring Center for Drugs and Drug Addiction) ile de işbirliğine gidilmesi imkanları araştırılacaktır.
Örgütlü suçlar, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı ile üretimi ve ticareti, yolsuzluk ve kara paranın aklanmasıyla mücadele ile polis ve adli işbirliği kapasitesi güçlendirilecektir.
Şüpheli mali muamelelerle ilgili bilgilerin toplanması, muhafaza edilmesi, işleme konulması, analiz edilmesi ve değişimi faaliyetleri hızlandırılacaktır.
Europol’e tam üyelik için gerekli müktesebat uyumu sağlanacak ve hazırlıklar tamamlanacaktır.
Avrupa Birliği’nin adalet ve içişleri alanında mevcut MEDA ile Falcone, Odysseus, Grotious, Daphne, Oisin ve STOP programları, Örgütlü Suçlara Karşı Eylem Planı, Uyuşturucu Maddelerle Mücadele Eylem Planı ile Avrupa Mülteci Fonu (European Refugee Fund) gibi işbirliği imkanlarından, AB üyesi ülkelerin de yardımıyla, mümkün olan azami ölçüde yararlanılması öngörülmektedir.
II-Ulusal Program’daki Kısa ve Orta Vadeli Yükümlülükler
2001 yılı itibariyle, yolsuzluk, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticaretiyle mücadele, örgütlü suçlar, kara paranın aklanması ve ceza hukuku ile özel hukuk alanlarında adli işbirliği konularındaki AB müktesebatı benimsenmeye başlanacak ve bu alanlarda uluslararası işbirliği yoğunlaştırılmaya çalışılacaktır.
2001 yılı itibariyle, örgütlü suçlar, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticareti, yolsuzluk ve kara paranın aklanmasıyla mücadele için idari ve adli kapasite güçlendirilecektir.
2001 yılı itibariyle, yolsuzluk, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticareti, örgütlü suçlar, kara paranın aklanmasıyla mücadele ve ceza hukuku ile özel hukuk alanlarında adli işbirliği konularındaki AB müktesebatı benimsenmeye başlanacak, bu alanlarda mevcut uluslararası işbirliği yoğunlaştırılacaktır.
İçişleri ve Maliye Bakanlıkları bünyesinde, rüşvet, yolsuzluk ve karapara aklamayla etkin mücadele için birer veri tabanı oluşturulması ve denetimin artırılması hedeflenmektedir.
Karapara aklama bağlamındaki müsnet suçların kapsamının genişletilmesine yönelik yasa değişikliği çalışmalarına kısa vadede başlanacaktır.
Örgütlü suçlar, yasadışı uyuşturucu madde kullanımı, üretimi ve ticareti, yolsuzluk ve kara paranın aklanmasıyla mücadele ile adli, mali, polis ve jandarma işbirliği kapasitesi güçlendirilecektir.
Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Merkezi Türkiye Ofisi’nin kurulması çalışmaları, kendi görev ve faaliyet alanları itibariyle, Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı ile Türkiye Uluslararası Uyuşturucu ve Organize Suçlarla Mücadele Akademisi (TADOC) eşgüdümü ve desteğinde başlatılacaktır.
III-Kaçakçılık ve Organize Suçlar Alanında Avrupa Birliği Tarafından Yürürlüğe Konan Eylem Planları
A-Uyuşturucu Maddelerle Mücadele Eylem Planı (2000-2004)
Uyuşturucu maddelerle mücadele etmeye yönelik Avrupa Birliği stratejisinin amacı, uyuşturucu kaçakçılığına karşı önleyici tedbirleri arttırarak, diğer ülkeler ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliğini geliştirerek ve uyuşturucu maddelere karşı mücadele etmek için yeterli kaynak ayrılmasını sağlayarak, uyuşturucu maddelere karşı mücadelenin AB için temel bir öncelik olmaya devam etmesini sağlamaktır.
Bir ilk adım olarak, uyuşturucu madde ve insan kaçakçılığına ve terörizme karşı savaşmak için gecikmeksizin ortak ekipler kurulacaktır. Europol ile işbirliği içinde, sınır aşan suçlarda en son eğilimler üzerine bilgi, deneyim ve en iyi uygulama alışverişinde bulunmak üzere bir Avrupa Polis Şefleri Operasyon Görev Kuvveti kurulacaktır. Amsterdam Antlaşması çerçevesinde, üye devletlerdeki adli kontrol sistemlerine saygı gösterilirken, üye devletlerden soruşturmalar başlatma, yürütme ve eşgüdümleme talebinde bulunma yetkisini vererek Europol güçlendirilecektir. Europol, 2001 yılında faaliyete geçmek üzere üç veri tabanı oluşturacaktır. İçerdikleri bilgilere bağlı olarak, bunlara erişim kısıtlanacaktır. Bunlara ek olarak, Europol'ün himayesinde, bir Avrupa ileri dijital ağ veri tabanı kurulmasına yönelik planlar da vardır.
B-Karapara Aklamaya Karşı Özel Eylem Planı
Karapara aklama, örgütlü suçların merkezindedir. Üye Devletler, 1990 Strasbourg Sözleşmesi ve Mali Eylem Grubu'nun tavsiyeleri yanında, karapara aklama üzerine ulusal mevzuatın uygulanmaya teşvik edilirler. Adli makamlar, bankacılık ve diğer ticari faaliyetlere ilişkin gizlilik hükümlerine bakılmaksızın, yargı denetimine tabi olarak, karapara aklamayı soruşturmak için gerekli bilgileri istemeye ve almaya yetkili olacaklardır. Karapara aklama konusunda ceza hukuku ve usullerinin yakınlaştırılması geliştirilecektir. AB'nin yetki sahası dışında tescil edilmiş olan şirketlerin ve varlıkların karapara aklama amacıyla kullanılmasına engel olmak için üçüncü ülkeler ile düzenlemeler yapılacaktır.
C-Örgütlü Suçlara Karşı Eylem Planı
Örgütlü suçlar açısından, Europol yanında, AB'nin bu konuya karşı girişimlerinden biri de, 1997 yılında Amsterdam zirvesinde onaylanan "örgütlü suçlara karşı eylem planı" adlı belgede yer almaktadır. AB işbirliği, ulusal yasa icra makamları arasında Avrupa şebekeleri kurulması sonucunu vermiştir. Bu şebekeler sayesinde, Üye Devletler, ortak izleme operasyonları yürütebilmekte, uyuşturucu ticareti, kara para aklanması, terörizm, çalıntı araçlar, futbol holiganizmi, yüksek teknoloji suçları ve kentsel şiddet gibi bir dizi alanda özel eğitim ve uzmanlık bilgisini geliştirebilmektedir.
Avrupa Birliği Konseyi, ciddi örgütlü suçla mücadeleyi güçlendirmek amacıyla, ulusal savcılardan, yargıçlardan veya polis memurlarından oluşan "Eurojust" adlı bir birim kurulmasına karar vermiştir. Eurojust, ulusal iddia makamlarının düzgün eşgüdümünü kolaylaştırmak, cezai soruşturmaları desteklemek ve Avrupa Adalet Ağı ile yakın işbirliği içinde olmakla görevlidir. 2001 yılına kadar, gerekli hukuki araçların kabul edilmesi gerekecektir. Üst düzey uygulayıcı yetkililerin eğitilmesi için bir Avrupa Polis Koleji kurulacaktır. Avrupa Birliği Konseyi'nin düşüncesi odur ki, ulusal ceza hukuku ile ilgili olarak, ortak tanımlar ve yaptırımlar üzerinde anlaşmaya yönelik çabalar, öncelikle, mali suçlar (karapara aklama, yolsuzluk, kalpazanlık, uyuşturucu maddeler, insan kaçakçılığı, çocukların cinsel istismarı, vs.) gibi alanlarda yoğunlaşmaktır.
Organize suçlarla mücadeleyi önceliklerine alan Avrupa Birliği; 31 Ocak-1 Şubat 2001 tarihleri arasında Avrupa Parlâmentosu Genel Kurulu bir dizi kararlar almıştır. Bu kararlar arasında üyeler arasında bilgi alışverişinin yapılması ve bilgi değişiminin hızlandırılması, ceza kanunlarının uyumlaştırılması, eğitim faaliyetleri düzenlenmesi, aday ülkelerle işbirliğinin güçlendirilmesi, kırtasiyeciliğin azaltılması gibi önemli düzenlemeler bulunmaktadır.
SONUÇ
Tam üyelik müzakerelerinin başlayabilmesi için yol haritamız olan ulusal programda ülkenin bir çok kesiminin üzerine düşen yükümlülükler bulunduğu unutulmamalıdır. Ulusal bilincin oluşturulması için; bu yükümlülüklerin hitap ettiği kesimlere eksiksiz anlatılması ve belirlenen takvim doğrultusunda yerine getirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bütün bunların bilincinde olan Emniyet Genel Müdürlüğü; Avrupa Birliği bünyesindeki gelişmeleri düzenli olarak takip etmekte, düzenlenen toplantılara ve eğitim programlarına iştirak etmekte, uyumlaştırma sürecinde idari ve hukuki alanda başlatılacak bütün çalışmaları ilgili kurumlarla koordineli olarak süratle yerine getirme arzusunu taşımaktadır.
[Linkleri sadece kayıtlı üyelerimiz görebilir.ForumTR üyesi olmak için tıklayınız]
Akkuyu Nükleer Santral İhalesi'nin İptalinin Düşündürdükleri
Nükleer Mühendisler Derneği’nin Kamuoyuna Açık Mektubu
Başbakan Sayın Bülent Ecevit, 25 Temmuz 2000'de televizyonlardan da canlı olarak yayınlanan ve Akkuyu Nükleer Santral İhalesinin Bakanlar Kurulu kararıyla iptal edilerek 15 ile 20 yıl gibi bilinmeyen bir tarihe ertelendiğini bildiren bir açıklama yaptı. Bu açık mektupta, Sayın Başbakanın, ihalenin iptaline gerekçe olarak ileri sürdüğü nedenler ve Derneğimizin soru işaretleri ile dolu bu gerekçelere yanıtları kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır.
GEREKÇE 1: Akkuyu Nükleer Santral projesi Hükümetin ağır dış borç yükünü arttıracak, enflasyonla mücadele programını aksatacaktır. Hazine Müsteşarlığı Akkuyu Nükleer Santrali için kaynağımız olmadığını ifade etmektedir. Bizim nükleer enerjiye yönelmemiz şimdilik gereksizdir. Ekonomik açıdan sakıncalıdır. Bu yüzden ekonomik istikrar programımız ciddi olarak aksayabilir
YANIT 1: Nükleer Santral ihalesinde, ihaleye katılan firmalardan nükleer santralin yapımı için %100 kredi bulmaları istenmiştir. Firmaların getirmekle yükümlü olduğu kredinin geri ödenmesine ancak 2008 yılında santral hizmete alındıktan sonra başlanacak ve 6 aylık taksitlerle 15 (onbeş) yıl içinde yani 2023 senesi sonuna kadar gerçekleştirilecektir. Bu nedenle, nükleer santral yapımının, ne bugünkü Hükümet'in aldığı geçici istikrar tedbirleriyle, ne Hazine'nin 2008 yılına kadarki harcamalarıyla ve ödeme planlarıyla da ve ne de enflasyonla mücadele programı ile yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Zaten 2023 yılına kadar bugünkü hükümet çoktan tarihe kavuşmuş olacaktır.
Ayrıca, en az nükleer santral ihalesi kadar maliyetli olan ve ödemesi ekonomimize oldukça ağır yükler getirecek olan helikopter alımı ihalelerinin, enflasyonla mücadele programını etkilemiyor olması ise PARLAMENTER DEMOKRASİNİN, ülkemizde ne kadar sağlam temeller üzerinde oturduğunu göstermektedir.
GEREKÇE 2: Yeni nesil santrallerin ömürlerinin 40-50 yıla uzatılması ve maliyetlerinin de %25 düşürülmesi hesaplanıyor. TAEK raporuna göre ise doğalgaz rezervlerinin 15-20 yıl sonra azalacağı bildirilmektedir. Nükleer santrallere iste o zaman yönelmemiz gerekecektir.
YANIT 2: Enerji kaynakları açısından %52 oranında dışa bağımlı olan bir ülkede Üniversitelerin, DPT'nin, TEAŞ'in ve bu isin uzmanı planlamacıların, 1960'larin ortalarından itibaren yapmış oldukları enerji projeksiyonlarının hepsinin de elektrik üretiminde nükleer enerjiye geçmenin kaçınılmaz ve acil bir gereksinim olduğunu ileri süren ve şimdikinden önceki beş hükümetin de kabul etmiş olduğu bilimsel değerlendirmelerini 2,5 saatlik bir Bakanlar Kurulu toplantısında bilimsellik ile ilgisi olmayan bir biçimde elinin tersiyle silip atmak ne derece inandırıcıdır?
Sayın Başbakan: "Yeni nesil santrallerin ömürlerinin 40-50 yıla uzatılması ve maliyetlerinin de %25 düşürülmesi hesaplanıyor" dediler. Günümüzde, nükleer santrallerin ömürleri zaten 40 yıl civarındadır. Elektrik üretim santrallerinin maliyeti, santrallerin ömürleri boyunca ürettikleri enerjinin maliyetine bakılarak belirlenir. Günümüzde, nükleer santrallerin ürettiği elektriğin maliyeti, en ucuz elektrik üretilen, kömür ve doğalgaz santralleri ile yaklaşık ayni mertebededir. Zaten nükleer-elektrik, ekonomik olmasa idi, bütün dünyada üretilen elektrik enerjisinin %17’si nükleer santrallerden üretiliyor olur muydu ?
Sayın Başbakanın doğalgaz ve petrol rezervlerinin 15-20 yıl içerisinde oldukça azalacağını ve bu kaynaklardan yararlanılarak üretilen enerjinin maliyetlerinin çok artacağını – ki bu sene içinde petrol fiyatlarının 18 Amerikan Dolarından 30 Amerikan Dolarına yükselmiş olması da bu gerçeğin açık bir göstergesidir – biliyor olmasına rağmen, kaynak çeşitlendirilmesinin önünde, bizzat kendisinin engel olması, Sayın Başbakanın, gelecek nesillerin üzerinde koydurduğu bir ipotektir. Ve bunun sorumluluğunu Sayın Başbakan tarih önünde taşıyacaktır.
Günümüzde çok daha uygun ve ekonomik koşullarda nükleer teknoloji sahibi olabilecekken, bundan 15-20 yıl sonra, dünya doğalgaz-petrol rezervleri azaldığı için, mecburen nükleer santral kurmak zorunda kaldığımızda, bugünkü uygun ekonomik ve teknolojik koşulları bulamadığımızda, nükleer teknolojiyi, bilimsel gerçekleri gözerdi ederek ve oy kaygısı ile istemeyenler, bunun hesabini tarih ve yüce Türk Halkı önünde vereceklerdir.
Her şeye rağmen, Sayın Başbakan, yeni nesil nükleer santral alımında ısrarlı ise, zaman kaybetmeden, TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi’nde, ihale değerlendirmesi sırasında oluşturulmuş olan çekirdek kadrodaki Nükleer Mühendislik eğitimi almış mühendisleri, yurtdışında, yeni nesil nükleer santral çalışmaları yapmakta olan ülkelere eğitim amaçlı gönderilmeli ve bu teknoloji ülkemize gireceği sırada yetişmiş eleman bulundurulmalıdır.
GEREKÇE 3: Türkiye'nin çok sayıda doğalgaz ve hidrolik santral yapımını kararlaştırmış olması dolayısıyla nükleer enerji şimdilik gereksizdir. Rüzgar ve güneş enerjilerini ivedilikle değerlendirmemiz büyük önem taşımaktadır.
YANIT 3: Sayın Başbakan’ın bizzat kendisi, 15-20 yıl sonunda, dünyadaki doğalgaz rezervlerinin azalacağını bildirmesine karşılık, Türkiye’yi, tamamını dışardan ithal ettiği doğalgaza bu kadar bağımlı kılacak olan bir enerji planlamasına sokuyor olmasını da anlamak olası değildir. Doğalgaz konusunda geçen sene yasadığımız sıkıntılar henüz belleğimizde bu kadar taze iken, hem ısınmada hem de elektrik enerjisi üretiminde bu kadar doğalgaza bağlı olmamızın çok da mantıklı ve gerçekçi olmadığı görüsündeyiz. Bir nükleer santralin 10 yıllık yakıtının bir depoda saklanabileceği ve dışa bağımlılığı bu yolla azaltabileceği biliniyorken, hala doğalgazda bu kadar ısrarcı olmanın mantığını anlamakta zorlanmaktayız.
Hidroelektrik kullanımı, dünyada %20 dolaylarında iken, ülkemizde bu oran %40lar düzeyindedir ve ülkemizde, ekonomik olarak yapılabilecek büyük barajların hemen hemen hepsi yapılmış durumdadır. Artık, ikinci bir ATATÜRK barajı yapacak akarsuyumuz kalmamıştır. Bundan sonra yapılabilecek hidroelektrik santraller, küçük güçte ve yüksek maliyetli olacaktır. Ayrıca, DSİ ve Enerji Bakanlığı, 2000 yılı yazında yasamakta olduğumuz yüksek sıcaklıklar ve kuraklık nedeni ile, KEBAN, ATATÜRK ve KARAKAYA barajlarında su seviyesinin kritik düzeyin altına düştüğünü ve hava olaylarının bu şekilde devam etmesi durumunda, önümüzdeki kış, elektrik enerjisi üretiminde büyük sıkıntılar yaşanacağını açıkladılar. Ülkemizin düzensiz yağış rejimi ve nehir debileri ile, ülkemizin bundan sonra hidroelektrik enerjiye günümüzde olduğundan daha fazla bağımlı olmamalıdır.
Tüm Dünya’da, elektrik enerjisi üretimindeki payı %1’den az olan rüzgar ve güneş enerjisine bel bağlamının ise ne kadar doğru ve gerçekçi bir yaklaşım olacağı ise ayrı bir tartışma konusudur.
GEREKÇE 4: Türkiye'de bol bulunan toryumun, uranyumun yerini alabilmesi ve füzyon reaktörlerinin devreye girmesini beklemek uygun olacaktır.
YANIT 4: Türkiye’nin toryum rezervlerinin ekonomik potansiyeli tartışmalıdır. Bu nedenle, sonu belli olmayan bir maceraya atılmak, Türkiye gibi kaynakları kısıtlı ve boşa harcayacak parası olmayan bir ülke için çok da uygun bir seçim olmayacaktır. Toryum teknolojisine geçmek, ancak kendi ulusal nükleer teknolojimizi geliştirdikten sonra, çizeceğimiz nükleer teknoloji politikası ile belirlenmelidir. Teknik olarak, toryum kullanımı hem ağır sulu reaktörlerde hem de hafif sulu reaktörlerde mümkün olduğu için bu konunun simdi tartışılmasında yarar görmemekteyiz.
Füzyon teknolojisi ise ismi olan ancak henüz kendisi olmayan bir teknolojidir. Bu konuda gelişmiş ülkelerde çalışmalar sürmektedir, ancak henüz ekonomik olabilecek bir çözüm bulunamamıştır. Füzyon reaktörlerinin ekonomik bir alternatif olabilirliğinin anlaşılabilmesi için en azından 30 – 50 yıl gerektiği öngörülmektedir. Ülkemize maliyetinin henüz ne olacağı ve ne zaman islerlik kazanacağı belli olmayan bir geleceğe sürüklenmenin doğru olmayacağı görüsündeyiz.
GEREKÇE 5 : Elektrik kaçaklarını büyük ölçüde azaltmamız gerekir.
YANIT 5 : Türkiye’deki, elektrik enerjisi kullanımının yıllık artış miktarı, ortalama %8 ile %11 olarak gerçekleşmektedir. 1999 yılı içinde yasadığımız iki büyük deprem faciasına rağmen yıllık elektrik enerjisi kullanımı ayni yıl içinde yaklaşık olarak %6 artmıştır. Toplam kurulu gücü 23000 MW düzeyinde olan Türkiye’nin bu artış miktarını karşılayabilmesi için bu yıl kurulu gücüne en azından 1800 MW’lik bir kapasite eklemesi gerekmektedir. Gelecek yıl bu sayı, 2000 MW’e, daha sonraki yıl 2150 MW’e, daha sonraki yıl ise 2300 MW’e ulaşacaktır. Önümüzde görünen bu açığın, elektrik dağıtımındaki kayıpları azaltmak ile karşılamayı düşünmek hayalcilikten öteye geçmeyecektir. Ülkemizdeki kayıp kaçak oranları bazı illerimizde, Avrupa standartları düzeyinde iken (yaklaşık %10), bazı illerimizde %60 dolaylarında olması, bu kayıpların, iletim hatlarının eski ve yetersiz olması nedeni ile olmadığını, bunların asil nedenin kaçak kullanım olduğunu göstermektedir. Ülkemizde otoyol, şehir içi gibi aydınlatmalar, ücretsiz olduğu için bunlarda, hesaplamalarda kayıp olarak görünmektedirler. Elektrik dağıtımında çalışan kamu ve özel kuruluşlar daha etkin bir denetim mekanizması kurabilir ve isletebilirlerse, bu sorununun büyük ölçüde çözüleceği görüsündeyiz.
Ancak, hükümetin, Nükleer Santral ihalesini, “elektrik enerjisi gereksinmesi yoktur, kayıp-kaçak oranlarını düşürerek gerekli enerjiyi sağlayacağız” seklindeki açıklamalarına rağmen, sadece %8 gibi çok düşük bir verimde çalışan, ve enerji üretim maliyeti oldukça yüksek olan rüzgar santrali yapımını destekleyeceğini açıklaması ise, zaten yetersiz olan ülkemiz kaynaklarının, bazılarına peşkeş çekileceği endişesi yaratmaktadır.
GEREKÇE 6 : Elektrik enerjisinin israfını önlememiz gerekir.
YANIT 6 : Kişi basına elektrik enerjisi kullanımı, dünya ortalaması 2500 KWh’ken Türkiye’de bu sayı ancak 1900 KWh düzeyindedir. Yunanistan, Bulgaristan gibi komşularımızda bu sayı ülkemizdekinin yaklaşık iki kati dolayında, ABD, Kanada, Norveç gibi ülkelerde ise 8-10 kati arasındadır. Yukarıda verilen sayılardan da anlaşılacağı üzere Türkiye enerji fakiri bir ülkedir ve olmayan bir şeyin de tasarrufunu yapmak çok güçtür!
GEREKÇE 7 : Nükleer enerjiyi içime sindiremedim.
YANIT 7 : Sayın Başbakan, nükleer teknoloji konusunda hem yurt içinde hem de yurt dışında eğitim görmüş, bu konunun uzmanlarının görüşlerini bir yana bırakarak, “içine sindiremediği” için bu ihaleyi iptal ediyor ve dahası ülkeye yüksek teknoloji girişini engelliyorsa, ona ancak, ülkemizdeki bu konuda lisans eğitimi veren tek kuruluş olan Hacettepe Üniversitesi Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümünü kapatmasını öneririz. Çünkü, uluslararası standarda nükleer mühendis yetiştiren bu bölümün mezunları, ülkelerinde uygun çalışma ortamı bulamadıkları için yurtdışına gitmektedirler. Ülkemizin yetiştirdiği bu değerler, basta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkeler tarafından çalıştırılmaktadırlar.
SONUÇ
Türkiye'nin nükleer enerjiden yararlanarak elektrik üreten santral kurması konusu Devlet Planlama Teşkilatı'nın her Beş Yıllık Planı’nda yer almıştır. Buna dayanarak Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) Akkuyu Nükleer Santral sahasının etütleri ve düzenlenmesi için bugüne kadar yüzlerce milyar lira para harcamıştır. 1992 sonu ya da 1993 başında Başbakan Sayın Süleyman Demirel'in başkanlığında toplanan Bilim Ve Teknoloji Yüksek Kurulu nükleer enerjiye geçmeyi Türkiye'nin öncelikli 4 sorunundan biri olarak kararlaştırmıştır. 1994 bütçe görüşmelerinde Türkiye'nin nükleer enerjiye geçmesi partiler arası bir konsensüs gerçekleştirmiş, TEK'e Akkuyu Nükleer Santrali için ihaleye çıkması izni verilmiştir. O zamandan sayın Ecevit'in bugünkü koalisyon hükümetine kadar 6 hükümet bu projeye destek vermiştir. Şimdiki koalisyonun protokolünde da bu konu üç partinin bu konuda ortak siyasi iradesini vurgulayan bir madde olarak yer almıştır. 2 Aralık 1999 tarihinde sayın Başbakan'ın huzurunda, sayın bakanlar: Devlet Bahçeli, Hüsamettin Özkan, Cumhur Ersümer, Enis Öksüz, Safter Gaydalı ile sayın Mesut Yılmaz, TAEK Başkanı, Hazine Müsteşarı, Devlet Su İşleri Genel Müdürü, TEAŞ Genel Müdürü, TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı, TEAŞ Genel Müdür Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Danışmanı ve Nükleer Santral Proje Koordinatörü Prof. Dr. Ahmet Bayülken, Prof. Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar ve ayrıca 19 kadar üst bürokratın katılımıyla yapılmış olan aydınlatma toplantısı sonunda sayın Başbakan, hükümet ortaklarıyla yaptığı 1 saatlik bir fikir alış-verisinden sonra, kendisinin ve Hükümet'in Akkuyu Nükleer Santral projesi konusunda tatmin olmuş olduğunu (yani sayın Başbakan'ın bu projeyi "içine sindirmiş olduğunu") ve bu projeyi Hükümet olarak desteklediklerini Medya'ya resmen açıklamıştır.
Acaba bundan sonra ne oldu da Hükümet sayın Başbakan'ın ağzından bir sürü sudan sebep ileri sürerek Akkuyu Nükleer Santral projesinden birdenbire vaz geçti?
İngiliz The Economist dergisinin 24 Haziran 2000 tarihli sayısında yayınlanmış olan Harvard Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Jeffrey Sachs'in bir incelemesinde Dünya üçe ayrılmış bulunmaktadır. Teknoloji üreten ülkeler, Teknolojiyi kullanan ülkeler ve Teknoloji üretemeyen ve kullanamayan ülkeler. Bu sınıflandırmada Türkiye Teknoloji Üretemeyen ve Kullanamayan Ülke konumunda gösterilmiştir.
Bunun utancı Türk Bilim Adamları'na değil kendi uzmanlarına güvenmeyen devlet adamlarınadır .
Sayın Başbakanın nükleer enerjiyi içine sindiremediği gibi Nükleer Mühendisler Derneği de Hükümet'in Akkuyu Nükleer Santral ihalesini iptal kararını içine sindirememiştir. Bu konuda bunca yetişkin insanin emeği, Devlet'in bunca parası, nükleer mühendislerin bunca ümidi bir anda yok olmuş gitmiştir. 26 Temmuz 2000 akşamı bazı televizyon kanalları TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi'nin de kapatılacağını ilan ettiler. 1983-1986 arasındaki girişimden sonra da bu daire kapatılmış ve bu konuda dünya da çok az olan yetişmiş insan gücü kaybedilmişti.. Eğer bu söylentiler gerçek ise bu durum ikinci kez tekrarlanacaktır .
Bundan sonra Türkiye’nin, nükleer enerjiye geçisi daha zor olacaktır. Çünkü Türkiye Hükümetleri nükleer santral yapımcıları ve uluslararası kredi kuruluşları nezdinde güvenilirliklerini kaybetmişlerdir.
Sayın Başbakan'ın Akkuyu Nükleer Santral ihalesinden Hükümetin niçin vaz geçmiş olduğuna ilişkin ileri sürmüş olduğu nedenlerin ne yazık ki hiçbirinin gerçek ve mantıksal bir dayanağı yoktur. Bunların hepsi de gerçek ile örtüşmeyen bahanelerdir. Sayın Başbakan bu bahanelerle gizlemek istediği asil nedenleri Türk kamuoyuna açıklamalıdır.
Türk kamuoyuna saygılarımızla.
Nükleer Mühendisler Derneği
DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGELERİ’NDE TERÖRÜN
NEDEN VE SONUÇLARI
Mustafa Aksoy
Marmara Üniversitesi ve Kırgızistan-Türkiye
Manas Üniversitesi Öğretim Üyesi-Sosyolog
Giriş
Türkiye’de kırsal kesimden kente yönelik bilinen nedenlerle olan göçlere, 1980 yılı sonrası (özellikle 1984 yılından itibaren) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde yasayan insanlarımızın can ve mal emniyetini tehdit eden bölücü örgütün teröründen kaynaklanan göçler eklenmiştir.
Ekonomik zorluklardan ya da kentin çekici yanlarından dolayı kırdan kente yönelik göçlerde var olan “umut”, “mutlu yarınlar” ve ailenin geride kalan bireyleri, dolayısıyla memleketle süre giden canlı ilişkiler, terör nedeniyle yaşanan göçlerde yerini umutsuzluğa,yarınların belirsizliğine ve memleketle temasların kesilmesine bırakmıştır. Top yekun, köyün, mezranın boşaltılması seklinde cereyan eden bu göçlerle ailelerin sosyal ve ekonomik düzenlerinin temeli olan topraklarıyla, is ve üretim kaynaklarıyla temasları büyük ölçüde kesilmiştir.
Oluşan bu yeni “tür” göç dalgasıyla birlikte, bir yandan göç veren şehirlerin, bir yandan da ve ağırlıklı olarak göç alan şehirlerin günlük hayat akısında bir çok alanda komplikasyonlar doğmuş; bu komplikasyonların kimi zaman kasıtlı olarak, abartılan veya tahrif edilen noktaları oluşmuştur.
En basta göçün yoğunluğu ve yönü üzerinde kamusal makamların bile uzlaşamadığı tartışmalar yaşanmıştır. Aslında genel hatlarıyla bilinmesine rağmen politikacıların ve yerel yöneticilerin pragmatik tavırları, yaşanan göçün yoğunluğu üzerinde kamuoyunun kafasını karıştırıcı rakamlar hem insanların dilinde, hem medyada sik sik tekrarlanmış; Türk kamuoyu da uluslararası camia da bu abartılı ve birbirini tutmayan göç yoğunluğuna ilişkin rakamlar karşısında ürpermiştir.
Kafaların bu kadar karıştığı bir ortamda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nden 1980 sonrası yaşanan göç olaylarının;
a ) Nedenlerini,
b ) Göçün yöneldiği yerler açısından göç edenlerin tercihlerinin oluşmasını,
c ) Göç veren yerleşim yerlerinin sosyo-ekonomik örgülerinde meydana gelen değişmeleri,
d ) Göçün yöneldiği bölge içi yerleşim yerlerinin sosyo-ekonomik örgüsünde ve kentsel dokusunda meydan gelen değişmeleri,
e ) Göçün yöneldiği bölge dışı yerleşim yerlerinin (Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri dışında) sosyo-ekonomik örgülerinde ve kentsel dokularında meydana gelen değişmeleri,
f ) Göç edenlerin yeni yerleşim yerlerinde karşı karşıya kaldıkları sorunlar; göç ettikleri yerleşim yerlerine uyumları, sosyal, kültürel ve siyasi kanaatlerini,
g ) Özellikle terör nedeniyle göç edenlerin topluma, devlete (asayiş ve güvenlik güçlerine, kamu yönetimine, yargıya ve sonuçta sisteme) yönelik kanaatlerini,
h ) Göçün yöneldiği yerleşim yerlerinin eski sakinlerinin yeni komşularına ilişkin kanaatlerini,
i ) Terör nedeniyle göç eden ve/veya göç etme potansiyeline sahip olan insanların göç ettikleri bölgelerde, karşı karşıya kaldıkları sorunlar dolayısıyla bizzat insan kaynağı olarak terörü besleyen süreç içerisinde yer alıp almadıkları,
i ) Bölgede Doğurganlık düzeyinin çok yüksek olduğu gerçeğinden hareketle, bu durumun bilinen nedenlerinin dışında başka nedenlerinin de bulunup bulunmadığının tespitini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek bir zaruret halini almıştır.
Bu amaçlarla, gerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde göçe konu olan ve Bati bölgelerinde göç alan illerde “Basbakanlik Aile Araştırma Kurumu ”nca “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde Terörden Kaynaklanan Nedenlerle Yaşanan Göçlerin Aile Yapısına Etkileri ” konulu araştırma kapsamında bir taraftan derinlemesine mülakatlar yapılarak, diğer taraftan soru formu uygulamasına gidilerek, vatandaşlarla, yerel-idari ve güvenlik mensuplarıyla yapılan görüşmelerle “bulgular” elde edilmiştir. Bu makalede ise sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da elde edilen bulgular yorumlanmıştır.
Doğu ve Güneydoğu’dan Göç Edenlerle Yapılan Görüşme Bulguları:
1. Terör ve Göç Olayları
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kırsal kesiminden Türkiye’nin Bati bölgelerine ya da bölgenin büyük merkezlerine göç hareketinde artış, özellikle PKK terörüyle paralellik göstermektedir. 1983 yılından önce %7 olan terörden kaynaklanan göç olayı 1983-1990 yılları arasında %64.5’e; 1991 ’de %83.8’e; 1992 ’de %81.4’e; 1993 ’de %83.4’e çıkmaktadır. 1994 yılından itibaren güvenlik güçlerinin etkisiyle terörle ilgili göç olayları % 62.7’ye; 1995 yılında %51.2’ye; 1996 yılında %41.6’ya; 1997 yılında %28’e düşmüştür. Ayrıca 1994 ’ten itibaren bölgedeki göç olayı yavaşlamıştır. Bu sonuçta güvenliğin bir ölçüde sağlanması etkili olduğu gibi göç potansiyeline sahip nüfusun azalması da etkili olmuş olabilir.
2. Göç Veren İller
Bugün yaşanılan göç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun terörün hedefi haline gelen köy ve mezralarından, yani kırsal kesimden, bölgedeki ya da dışındaki şehir merkezlerine doğru cereyan eden bir olaydır.
Göç veren iller sıralamasında Diyarbakır (Merkez, Hazro, Bismil, Kulp, Dicle, Hani, Lice, Çınar, Silvan) %19.5 ile ilk sırayı almaktadır. Daha sonra sırayla Siirt (Eruh, Pervari, Şirvan) %10.8, Mardin (Merkez, Midyat, Derik, Savur, Mazıdağı, Ömerli, Nusaybin, Yeşilli) %9.5; Tunceli (Merkez, Pülümür, Pertek, Çemişkezek, Hozat) %8.9; Hakkari (Merkez, Şemdinli, Çukurca, Yüksekova) %6.2; Şirnak (Merkez) %5.4; Muş (Merkez Varto, Bulanık) %4.0; Van (Merkez, Özalp, Gürpınar, Bahçesaray) %4.0; Ağrı (Merkez, Eleşkirt, Hamur, Patnos) %3.7; Bitlis (Merkez, Mutki) %3.1; Bingöl (Kigi, Solhan) %2.8; Batman (Merkez, Sason, Gercüş) %2.7; Kars (Digor, Arpaçay) %1.7; Erzincan (Merkez) % 0.9 ve Şanlıurfa (Siverek) %0.5 illeri gelmektedir.
3. Göç Alan İller
Köy ve mezra gibi kırsal kesimden kaynaklanan göç olaylarında göç eden kesimin öncelikli olarak kendi bölgesindeki büyük yerleşim merkezlerine yöneldikleri görülmektedir. Bu türden göç olaylarına göç eden kesimin büyük çoğunluğunun yakını kendi bölgelerindeki şehir merkezlerinde, diğerlerinin ise Akdeniz bölgesi veya Bati Anadolu’da ikamet ettikleri için bu illeri tercih ettikleri görülmektedir. Kendi yörelerinden göç alan iller arasında ilk beş sıra Diyarbakır (%14.71), Siirt (%7.34), Batman (%6.07), Mardin (%5.48) olarak tespit edilmektedir. Göç eden kesimin kendi yöreleri dışında tercih ettikleri iller ise, ilk beş sıra Adana (%7.08), Antalya (%5.0), İçel (%4.65), İzmir (%4.04), Manisa (%3.64) seklinde sıralanmaktadır.
4. Göç Olayının Sebep Ve Sonuçları
Doğu ve Güneydoğu Anadolu verilerine göre göç olayının sebepleri olarak görüşülenlerin %44.5’i örgütü; %28.5’i Devletin görevini yapamaması % 12.5 köy korucularının baskı; %0.2’si hem örgütü, hem de devleti saymaktadırlar. Dolayısıyla güvenlik güçleri ile terör örgütü arasındaki mücadele bölgeden göç etmek zorunda kalan insanların %85.7 sini etkilemiş görünmektedir. Göçün ikinci önemli sebebi olarak ekonomik şartların bozulması (%7.5) ve issizlik (%4.2) gösterilmektedir. Kan davası (1.6), ağa baskısı (%0.1) vb. gibi diğer sosyal yapıdan kaynaklanan sebepler %0.5 gibi oldukça düşük bir seviyededir.
Doğu’dan Batı’ya yapılan göç olayının ana sebebi bölgedeki terör olup, normal göç sebeplerinden kabul edilen ekonomik dengesizlik ve buna bağlı issizlik olayı ise %11.7 oranını göstermektedir. Ekonomik şartlarının bozulması ve issizlik oranlarına %11.7 olmasının en önemli sebebi halkın kendilerini kırsal kesim şartlarına göre değerlendirmelerindendir. Çünkü “Buraya göç etmeden önceki ekonomik imkanlarınızla şimdiki durumunuzun mukayesesi yapar misiniz?” sorusuna, görüşülenlerin % 30.5’i ekonomik durumum bozuldu demiştir. Oranların farklılıklarını bir de kırsal kesimdeki gizli issizlik etkilemektedir. Mesela kırsal kesimde beş kişilik bir ailede bir kişinin yapabileceği isi bütün aile yaptığı için bireyler kendilerini issiz olarak görmemektedirler.
Aile fertlerinin tamamının göçüp göçmediği sorulduğunda, ailenin tamamının göçtüğünü söyleyenlerin oranı %96.7dir. Aile fertlerinin tamamının göç etmediğini söyleyenlerin oranı %3.3 dür. Bu nedenle bölgedeki göç olgusu, büyük oranda aile fertlerinin tamamının katıldığı bir olay olarak algılanabilir.
Göç edilen bölgelerden, “Köyünüzün hepsi mi yoksa bir kısmi mi göç etti ?” Seklindeki soruya “köyün tamamı göç etti” diyenlerin oranı %78.3 “kismen” diyenlerin oranı ise %21.1’dir. Dolayısıyla bölgelerden göçün büyük çapta bir yer değişimi olayı olduğu görülmektedir. Bu ise kırsal kesimin (köy ve mezraların) tamamına yakının boşalması, göç alan yerlerin ise kapasitesinin üzerinde yeni hemşeriler kazanması demektir. Diğer yandan ayni köye mensup kişilerin %64 oranında ayni şehir merkezine yöneldikleri görülmektedir. Bu husus ayni aileye mensup fertlerin %57.4 oranında ayni şehre yerleşmesi hadisesi ile de paralellik göstermektedir. Bu şekildeki göç olayının göç alan bölge sakinleri ile göçmenler arasındaki uyum ve bütünleşmeyi olumsuz yönde etkileyeceği ve bir takım sorunların ortaya çıkaracağı açıktır.
Köyde kalanların göç etmemelerinin sebebi: “Bilmiyorum” (%9.2), “kalanlarin yaslı olusu” (%7.9), “ekonomik varlıklarının iyi olduğu” (%0.2), “üzerinde herhangi bir baskının olmadığı” %0.4 “cevapsizlar” ise % 73.3 seklindedir.
Göç edilen yerin tercihi konusunda görüşülenlerin %23.5’i daha önce akrabalarının yerleştikleri yer olmasını, %20.4’ü is, eğitim, sağlık ve sosyal imkânların mevcudiyetini, %19.0’u bölgeyi tanımalarını, %13.4’ü geçim şartlarının elverişli olmasını, %11.6’si memleketlerine yakın olmasını gerekçe olarak göstermişlerdir.
Göç eden halkın köyleri ile ilişkileri : Hakkındaki soruya görüşülenlerin %7.9’u cevap vermezken, köyü ziyaret (%43.6), köyde kalanların onları ziyareti (%17.2), telefonla (%9.9), mektupla (%1.3) seklinde ilişkilerin devam ettiğini vurgulayanların oranı %72’ye ulaşmaktadır. İlişkilerini tamamen koparanlar ise % 20.1 nispetindedir. Ancak köye dönme konusunda “köyünüze geri dönmek istiyor musunuz ?” Sorusuna, insanların %39.1’i evet cevabi verirken, %59.3’ü hayır cevabini vermişlerdir. Hayır cevabi verenlere “göç etme sebepleriniz ortadan kalkarsa köyünüze döner misiniz?” Sorusu sorulduğunda hayır diyenlerin oranı %41.3, kararsızların oranı %16.4, evet diyenlerin oranı %1.8, cevapsızlar ise %40.5’dir. “Neden köyünüze dönmeyi düşünmüyorsunuz ?” Sorusuna, ”burada düzenimizi kurduk” %24.3, “iyi bir isim var” %12.8, “köyümüzde güvenlik yok” %10.5, “maddî gücüm yok” %0.2 olmak üzere insanlar “hayir” cevaplarına açıklık getirmeye çalışmışlardır. Diğer yandan “imkâniniz olsa nerede yasamak istersiniz?” Sorusuna, köyümde, memleketimde diyenlerin oranı %35.9 bulmaktadır. Bu veriler ışığında göç edenlerin çoğunluğunun geri dönüsü düşünmediği ortaya çıkmaktadır.
OHAL Bölge Valiliği ’nin TBMM Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Göç ve Nedenlerini Araştırma Komisyonu’na verdiği bilgiye göre, bölgede 1992-1994 yılları arasında 820’si köy olmak üzere, toplam 3 bin 165 yerleşim birimi boşaltıldığı, daha sonra buralarda yasayan 387 bin kişinin iskanına yönelik projeler çerçevesinde değişik merkezlere 5536 konut yapıldığını , konut ihtiyacının karşılanması için Diyarbakır’da 2 bin 800 konutluk bir proje daha yürütüldüğü, son dönemlerde çeşitli nedenlerden dolayı şehirlerde yasamayan ve eski yerlerine dönmek isteyen 140 köy, 227 mezranın başvuruda bulunduğu, bu köylerden 101’ine, mezralardan ise 99’una olumlu cevap verildiği, böylece 22 bin 992 vatandaş eski yasadıkları yerlere döndükleri, bunların dışında 46 bin 692 kisi daha köylerine dönmek için başvuruda bulunduğu, ancak OHAL Bölge Valiliği bunlardan 19 bin 191’ine dönüş için izin verdiği bildirilmiştir.
5. Göç Öncesi Hayat Standardı
Göç eden ailelerin meslek gruplarına bakıldığında %47.8’inin çiftçi, %47.2’sinin hayvan yetiştiricisi, %5.3’ünün arıcı; %0.8’inin isçi; %2.2’sinin çoban, %0.3’ünün esnaf olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla göç edenlerin tamamına yakını kendini bir is sahibi addederken, issiz olduğunu beyan edenlerin oranı ancak %0.1 civarındadır. Bu verileri “köydeki hayat standartlarına” verilen cevaplar da doğrulamaktadır. Çünkü görüşülenlerin %0.74i ekonomik durumlarının çok iyi, %40.3’ü iyi olduğunu söylerken, %53.6’si normal olduğun beyan etmişlerdir. Böylece hayat seviyesi normal ve üstü olanların oranı %96.4’tür. Ekonomik durumlarının yetersizliğini beyan edenler ise, %3.6’dir. Ancak şehirde %30.5’i ekonomik durumlarının bozulduğunu ve geçim sıkıntısı çektiklerini beyan etmişlerdir.
Bu bölümle ilgili verilen cevaplar sonucunda, insanların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç etmeden önceki ya da sonraki ekonomik hayatlarının çok iyi olduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir. Köylerinde kurulu bir düzenleri olduğu, şehirde ortaya çıkan ihtiyaçların henüz bilinmediği, üretebildikleri kadar tükettikleri bir köy ortamından, genellikle tüketici oldukları ve ihtiyaçların üretimden fazla olduğu şehir ortamına gelindiğinde, daha fazla üretseler de etraflarındaki insanlara bakarak kendilerini daha yoksul hissettiklerinden bu çelişki ortaya çıkmaktadır.
6. Göç Edilen Yerlerdeki Hayat Standardı
Müstakil ev %56.0 ve gecekonduda yasayanların %25.3’dir. Kerpiç dam, %3.0; baraka %0.2 ve çadır %0.4 gibi sağlıksız koşullarda yasayanların oranı oldukça düşüktür. Toplam olarak %3.6 dir. Apartman dairesi gibi normal meskenlerde ikâmet edenlerin oranı %12.3’lerde kalmaktadır. Cevapsızların oranı ise % 2.9’dur.
Konutların büyük çoğunlu 2 oda+1 salondan oluşmaktadır; bunların oranı %52.9. Yine % 36.2’lik oranda da 3 oda+1 salon bulunmakta olup, bu konutların hepsinde elektrik ve su bağlantısı bulunmaktadır. Ne var ki, göç edenlerle yapılan mülakat verilerine göre, elektrik ve su bağlantılarının önemli ölçüde yasal olmayan yollarla gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Beyaz eşya olarak nitelendirilen televizyona oranı %77.9; buzdolabı oranı % 76.7 müzik seti oranı %65.4. Çamaşır makinesi oranı %37.1, bulaşık makinesi oranı ise %3.6’ya kadar düşmektedir. Otomobili olanlar ise %8.7 oranındadır. Traktör oranı ise %2.3’tür.
Geçiminizi ne is yaparak temin ediyorsunuz sorusuna; küçük orta ticaret diyenler %22.0; özel sektörde isçi %13.7; hayvancılık %19.8; tarım %11.9; amele %2.9; seyyar satıcı %4.7 olarak cevap verilmiştir. Bu soruya cevap verenlerin %4.5’i issiz olduklarını beyan etmişler %9.91’i de soruyu cevapsız bırakmıştır. Görüldüğü gibi göç edenlerin önemli bir kısmını küçük orta ticaret ve özel sektörde isçilik yapanlar oluşturmaktadır. Hayvancılık ve çiftçilik yaparak geçimlerini sağlayanların oranı ise % 24.7’dir. Şehirde nüfusun 1/4’ünün tarımla geçinmeleri anlamlıdır. Özellikle şehirde hayvancılık yapılması şehirlerin köyleştiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir.
7. Uyum
Göç edenlerin yeni yerleşim yerlerindeki konumu ile ilgili şikayetleri dikkate alındığında insanların %17.5’i soruları cevaplamazken, her bakımdan rahat bir ortama kavuştuklarını söyleyenlerin oranı %6.4’te kalmaktadır. Göç edilen yerdeki konumları ile ilgili olarak %45.0 şehre uyum sağlayamadıklarını belirtmişlerdir. Göç edenlerin %21.5’i issizlik, %5.9’u konut, %0.4’ü hayat pahalılığı, %0.1’i ise anlaşamamaktan doğan dil problemini dile getirmişlerdir.
“Devletin sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyor musunuz?” Soruna insanların %98.8’li olumlu cevap verirken %1.2’si olumsuz cevap vermiştir. Olumsuz cevap verenler de “neden?” sorusuna %81’lik bir kesim sigortasız olduklarını; %2.7’si de yeşil kart sahibi olmadıklarını, %4.1’i başvurmadıklarını; %7.1’i ise başvurduğu halde ilgilenilmediğini belirtmişlerdir.
Göç edilen yerdeki ekonomik imkânlarla, daha önceki ekonomik imkânların mukayesesinde durumlarında bir değişiklik bulunmayanların oranı %53.8; is buldum çalışıyorum diyenlerin oranı ise, %14.4’e ulaşmaktadır. Ekonomik durumlarının bozulduğunu söyleyenlerin oranı %30.5 civarındadır.
Yeni yerleşim yerinde geleceğe dönük yeni ve mutlu bir hayat beklentisi ile ilgili olarak insanların %36.2 iyimser, %9.6 kötümser bir tablo çizerken, ümit var olanların oranı %53.8’e ulaşmaktadır. Ayni şekilde göç ile birlikte karşı karşıya kalınan bir takım olumsuzluklardan uzaklaşabildiklerine inananların oranı da %38.9’a ulaşırken, inanmayanların oranı %2.5, kısmen diyenler %52.3 oranındadır. Böylece yeni yerleşim yerlerinden iyimser olan insanların oranının ortalaması %97.5’lerde görülmektedir.
8. Aile
Hane nüfusunu dikkate alınarak yapılan çalışmada çekirdek aile oranı %54.8 olup, ailenizde kimler vardır sorusuna, %26.3 oranında herhangi bir cevap verilmemiştir. Çekirdek aile dışında (büyük baba, büyük anne, gelini, kardeşi) olmak üzere birlikte yaşanılan geniş aile tipleri de vardır. Bunların toplamı oranı, %18.9’dur.
Ailelerdeki çocuk oranları şöyledir. Çocuk sayısı 4 (%7); 5 (%13); 6 (%22.3); 7 (%25.8), 8(%10.2) ; 9(%11.5) ; 10 (%4.8) Bu rakamlar bölgede Doğurganlık olayının oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. Çünkü bölgede 4 ve daha fazla çocukları olanların oranı %97.6’dir.
İkiden beşe kadar erkek çocuk sahibi olanların oranı oldukça yüksektir. 1 erkek çocuk (%1.4), 2 erkek çocuk (%11.8); 3 erkek çocuk (%24.1); 4 erkek çocuk (%35.5), 5 erkek çocuk (25.8); 6 ve üzeri erkek çocuk sahibi olanların oranı %1’in altındadır. Ayni şekilde ikiden beşe kadar kız çocuk sahibi olma oran da yüksektir:1 kız çocuğu (5.5), 2 kız çocuğu (%29.8),3 kız çocuğu (26.6), 4 kız çocuğu (20.0), 5 kız çocuğu (%2.6) dir. 6 ve üzeri kız evlat sahibi olanların oranı da erkekler gibi oldukça düşüktür.
Şimdiki akliniz olsaydı bu kadar çocuk yapar miydiniz? Sorusuna cevap verenlerden daha az çocuk sahibi olma eğilimi gösterenlerin oranı %15.8’de kalırken, gene bu kadar çocuk yapacakların oranı %54, bilmiyorum diyenlerin oranı %27.9’dur. Daha az çocuk sahibi olmanın gereği olarak da geçim sıkıntısı (%59.7), hayat şartları (%25.8), daha iyi yetiştirmek (%7.3) gösterilmiştir. Bu rakamlar bölge insaninin çok çocuk yapma eğilimini göstermektedir.
Göç edilen yerde çocuk sahibi olanların oranı da 1, (%27.0); 2 (%24.6); 3; (%17.5) olarak oldukça yüksektir. Ancak hiç çocuk sahibi olmayanların oranı %21 kadar olsa da şehre göçle birlikte çocuk sayısının düşmesi dikkat çekmektedir.
9. Kültürel Kimlik
Anadiliniz nedir sorusuna Kurmanca %60.1; Zazaca %23.1; Türkçe %5.3; Arapça %7.2; Dersimce %3.8 seklinde cevap verilmiştir.
Evde en çok konuşulan dil : %50.5 Kurmanca, %33.2; Türkçe; %12.8 Zazaca; %2.3 Arapça seklinde bir sıralama görülmektedir. İnsanların %40.3’ü ailelerinde Türkçe bilmeyen bulunmadığını vurgularken, ailede Türkçe bilmeyenlerin büyük çoğunluğunu da kadınlar ve yaslılar oluşturmaktadır.
Etnik köken olarak kendilerini “Kürt ” olarak niteleyenler %28.9, kendilerine “Kurmanc ” diyenler %29.1, “Zaza ” diyenler %9.7, “Arap ” diyenler %3.5 oranındadır. Kendisi “Türk ” olarak hissedenlerin oranı %19.8 olup, “Azeri ” olarak nitelendirilenlerle (0.6) bu oran 20.4’dür.
Ana dil ve etnik köken konusunda alınan cevaplar bölgede yaratılmak istenen “Kürt Kimliği” konusuna enteresan bir boyut getirmektedir. Etnik kimliğin belirlenmesinde ana dil, grubun kendini ne şekilde hissettiği hususu, yaşanılan coğrafya hatta din ve buna bağlı mezhep ve tarikatlar da zaman zaman bir ölçü olarak ele alınmaktadır.
Bu çalışmanın ortaya koyduğu en önemli husus, ana dilinin Arapça, Zazaca, Kurmanca ve Dersimce olduğunu ifade eden önemli bir kesimin, köken olarak kendilerini Türk kabul etmelerini ortaya kaymasıdır. Diğer yandan Kurmanca bölgede konuşulan bir diyalekt olmasına rağmen %29.1’lik bir kesimin “Kurmanci” teriminin etnik kökenlerini de ifade ettiğini kabul etmiş olmalarıdır.
Ana dil ve etnik köken konusunda kendisini “Kürt” ve “Kurmanç” olarak kabul eden kesimde göç sebebiyle ilgili olarak devlet aleyhtarı (devlet baskısı, korucu baskısı) bir tutum benimsenmiştir. Ancak Zazalar’da bu oran Türk, Arap, Azeri unsurlara göre yüksek olmasına rağmen, kendisini Kürt kabul edenlere ve Kurmançlar’a göre oldukça düşüktür. Kendisini Kürt kabul edenlerde göç sebebi olarak örgüt baskısını dile getirme oranı çok düşükken; Kurmanç ve Zazalar’da bu oran Türklere yakındır. Kurmançlar temel göç sebebi olarak örgüt ve devlete ayni oranlarda yer vermişlerdir.
Bu sonuç ister istemez “Kürt Kimliği ” konusu ile terör arasındaki paralelliği açıkça ortaya koymaktadır.
10. eğitim
Göç eden insanların eğitim seviyesi oldukça düşüktür. Üniversite tahsili %0.2, lise tahsili %0.3, ortaokul tahsili %2.5’lere kadar inerken, ilkokul tahsil görenler %35.3’e, okur-yazar olmayanların oranı ise %50.8’lere çıkmaktadır. Bu tespitler göç öncesi yerleşim yerlerindeki mevcut okullaşma oranı ile paralellik arz etmekte, yerleşim yerlerinde ilkokul oranı %83.3’lerde seyrederken; ortaokul %3.3, lise %1.7 oranındadır.
Aile reislerinin %55.9’u okur yazar değildir. İlkokulu bitirenlerin oranı ise %31.3; okur yazar olanlar ise %9.1’dir. Bu nokta ister istemez çocukların eğitimini de etkilemektedir. Çocuklarının okumasını isteyenlerin oranı %29.2’lerde kalırken, bunu ekonomik gücüne bağlayanlar %22.8 civarındadır. “Okusalar da okumasalar da fark etmez” diyenler ise %18.6, “okumak yerine bir iste çalışsınlar” diyenler %7.5 seklindedir. kız çocukların eğitimi ile ilgili “gelenek ve göreneklere aykırı (%14.3), ”günah” (%1.6), “evlenip ayrılacak kızı neden okutayım”(%0.4), “kız-erkek ayni sınıfta okumalarını sakıncalı bulanlar” (%0.5), seklinde gerekçeler öne sürülmüştür. Bu soruya ise halkın %80.2’si cevap vermemiştir.
Bu sonuçlar Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin bir bütün olarak değerlendirilmesinde ortaya çıkan yüzdeye yakındır. 1987 yılı baz alındığında bölgede okuma-yazma bilmeyenlerin oranı %43 olarak tespit edilmişti. Bu çalışmada ise okuma-yazma bilmeyenlerin oranı %50.8; çocuklarının okumaları konusunda kayıtsız kalanların oranı da %45.9’dur. Ayrıca terör sebebi ile büyük oranda okulların kapalı kalması, öğretmen açığı, gençleri sosyal ve sportif yönden meşgul edecek tesislerin yetersizliği bölgedeki eğitimi olumsuz etkilemektedir.
Eğitim-ögretim meselesinde özellikle kız çocuklarının eğitimi dikkate alınarak, meslekî teknik okulların ağırlıklı olarak faaliyete geçirilmesi, gençlerin babadan görme tarım ve hayvancılığın dışında bir meslek sahibi olmalarını sağlayacaktır. Bölgedeki yetersiz köy ve kasaba okulları yerine belli bir plân dahilinde yatılı bölge okullarının yaygınlaştırılması gerekmektedir.
11. Siyasi Tercih
En beğendiğiniz 3 lider hangisi seklinde sorulan soruya halkın %83.8’i tarafından cevapsız bırakılmıştır. Yani insanların büyükçe bir bölümü, siyasî tercih konusuna açıklık getirecek bu soruya cevap vermekten kaçınmışlardır.
12. Dine Bakış
Bölge insanin dine bakisi genelde Türkiye’de her bölgeden alınacak cevabin aynisidir. Dini, Allah ile kul arasında bir vicdan meselesi olarak nitelendirenlerin oranı %44.0, dini bir yasam biçimi olarak algılayanların oranı ise %54.6’dir.
13. Devletten Beklentiler
Halkın devletten beklentileri terör ve terörün dayandığı ideolojik istek ve beklentilerden tamamen uzaktır. Mesela devletin sizin için neler yapmasını istersiniz sorusuna halkın %50.6’si is imkanı; %25.9’u can güvenliği ve terörün durdurulmasını; %5.0’i da yerel dilde eğitim istemiştir. eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri, konut ve alt yapı isteyenler %16.8; sosyal haklar isteyenler ise %1.7’dir.
Bu makaleye temel olusturan veriler için “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi ”nde (Ağustos-Eylül,1997’de) Mustafa Aksoy ve Zakir Avşar başkanlığında bir ekip tarafından alan çalışmaları yapılmıştır. Alanda (Elazığ, Tunceli, Diyarbakır, Batman, Mardin, Şırnak, Siirt, Muş, Bitlis, Erzincan, Kars, Ağrı, Iğdır, Van, ve Hakkari’ de) 3093 görüşme formu uygulanmıştır. Ayrıca Mustafa Aksoy tarafından mülki ve idari yetkililer ile halktan bazi kişilerle mülakat ve sohbetler yapılmıştır. (Daha geniş bilgi için bakiniz: Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Terör Nedeniyle Göç Eden Ailelerin Sorunları , Ankara,1998)
KAYNAK:E-COĞRAFYA
Ayasofya Medresesi Hakkında
İstanbul'u aldıktan soma Fatih ilk iş olarak Ayasofya'ya gelerek burada toplanmış olan Bizans halkına hitaben can, mal ve din özgürlüklerinin kendi teminatında olduğu konusunda güvence verdi. Harap ve bakımsız durumda olan Ayasofya'yı camiye çevirerek onarıma aldırdı. Fatih ve ondan soma gelen Osmanlı Padişahları da fetih sembolü olarak kabul edilen Ayasofya'ya büyük önem verdiler ve bu konuda hiçbir fedakarlıktan kaçınmadılar. Ayasofya'nın kutsal hikmet manasına gelen Grekçe adının dahi değiştirilmediğini düşünürsek Türkler’in ne kadar hoş görülü oldukları daha iyi anlaşılır.
Özellikle II. Selim döneminde Mimar Sinan'ın yapmış olduğu destek payandaları ve onarımlar sayesinde yapının günümüze kadar ulaşması mümkün olabilmiştir. Ayrıca Sultan Abdülmecid döneminde Fossati kardeşlerin yaptıkları restorasyon çalışmaları da önemli yer tutar. Cami'ye çevrildikten sonra İslam inancı gereği Ayasofya'nın içinde bulunan figürlü mozaiklerin üzerleri ince bir sıva ile örtülmüş, bu uygulama ile bir bakıma bunların korunması sağlanarak günümüze kadar ulaşabilmeleri mümkün olmuştur.
Ayasofya'nın masrafları ve onarımları, Fatih tarafından kurulmuş olan vakıf gelirlerinden karşılanmıştır. Ayasofya'nın vakıfları şehir içindeki musakkafat, dükkanlar evler, menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve özellikle Fatih tarafından yaptırılan bedestenlerden oluşmaktadır. 926 tarihli tahrir defterinde Ayasofya vakıflarının hasılatı 1.426.288 akçedir. O tarihlerde 40 akçe 1 flori olmakla, bu miktar 36.500 altın flori, bugünki para ile 2.500.000 liradan fazla tutar (Kapalıçarşı Akçalı Kuyumcusundan alınan bilgiye göre 1973 yılında 1 gr. Altın 19 TL. idi, 09.01.2003 günü 1 gr. Altın 19.000.000.-TL. dır. Bu hesaba göre kitabın basım tarihi olan 1973 yılının 2.500.000.- TL.sı bugünün 2500000 x
19000000 : 19 = 2.500.000.000.000.- "ikibuçuktrilyon" TL. dir.). Bu yüklü gelir sayesinde Ayasofya devamlı olarak imar edilip ayakta kalabilmiştir. Bugün de Kültür Bakanlığı tarafından Müze içinde onarım ve restorasyon çalışmaları aralıksız devam etmekte ve binanın korunması yolunda her türlü çalışma yapılmaktadır.
Çok iyi eğitim görmüş olan Şehzade Mehmed (Fatih) zamanın en iyi alimlerinden olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev'den dersler aldı. Bilim ve eğitime büyük önem veren Fatih, İstanbul' u aldıktan sonra da ilk iş olarak Zeyrek'teki Pantakrotor Manastırı odaları ile Ayasofya'daki Papaz Odalarını medrese olarak açtı. Bu nedenle İstanbul külliyesi (Üniversitesi) medreselerinin 1453 yılında Zeyrek ve Ayasofya'da kurulduğunu söylemek yanlış olmaz. Medresenin ilk müderrisi de Fatih'in hocası Molla Hüsrev'dir.
Şam'lı Ebu Bahram'ın Atlas Minor tercümesinde İstanbul hakkında ilave olan bilgiler arasında "Fatih Ayasofya'nın şimal tarafından talebe-i ulum için vezayifi muayene ile bir darm tahsili ulum ve medrese-i aliye ihdas etmiştir." denmektedir. Bu eski saray tarihinden yani 1454 den evveldir. Bu nedenle Ayasofya medresesi'nin 1453 yılında Ayasofya Camii' nin kuzeyinde var olduğunu söyleyebiliriz
Fatih Külliyesi 'nin inşası üzerine bir süre boş kalan Ayasofya Medresesi II.Bayezid döneminde (1481-1512) tekrar kullanılmaya başlanmıştır. 1596 tarihli masraf defterinden anlaşıldığına göre, daha önce yıktmlan medrese, 1596 da yeniden ihya edilmiştir 4.Fatih'in yaptırmış olduğu tek katlı medresenin üstüne ıı. Bayezıd bir kat ve hücreler ilave ederek iki katlı bir medrese haline dönüştürmüştür. 1846-1849 yılları arasında Sultan Abdulmecid döneminde Mimar Fossati kardeşler tarafından yapılan Ayasofya restorasyonu sırasında medrese binası da restore edilmiş ve tamir sırasında köklü değişiklikler yapılmıştır.
Ayasofya Medresesi'nde çok değerli bilim adamları ders vermişlerdir. Bunlardan biride Fatih zamanının en önemli alimlerinden Ali Kuşçu' dur. Ayasofya hakkında bir risale yazıp Fatih'e hediye etmiş olan Ali Kuşçu hakkında Süheyl Ünver şu bilgileri vermektedir. Fatih, Ali Kuşçu'yu 1473 de Uzunhasan seferine giderken yanında götürür. Dönüşte Ayasofya Medresesi 'ne günde 10 akçe, Nişancı Paşa'ya göre 200 akçe ile Müderris tayin eder. Ölünceye kadar Ayasofya Medresesi'nde müderrislik yapan Ali Kuşçu'nun mezarı Eyüp Sultandadır 5.
İstanbul 'un tarihi eserlerini çizmiş olan Gurlitt' in Ayasofya'nın genel planında 18 numara ile medresenin yeri belirtilmiştir. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in "Ali Kuşci" risalesinde medresenin yıkılmadan önce çekilmiş olan resimleri ile planları yayınlanmıştır. Gurlitt'in planında ölçek olmasına rağmen medresenin ayrıntılı çizimi yoktur. Süheyl Ünver'in planında ise ayrıntı olmasına rağmen ölçek bulunmamaktadır. E. Hakkı Ayverdi Osmanlı mimarisinde Fatih devri adlı eserinin III. cildinde bu iki planı da yayınlanmıştır.
Ayasofya' da 1982 yılı onarımıarı sırasında tamamen toprak dolgu altında kalan, çalılık ve moloz yığınları altındaki medrese alanı önce temizlenmiş somada temel sondajlarına geçilmiştir. Onarım çalışmalarını yürüten Y.Müh. Mimar Alpaslan Koyunlu'nun araştırmaları sonucunda medresenin temel kalıntıları, bölme duvarları, su yolları, şadırvan kaidesi ile ana gezinti yolları ortaya çıkarılmıştır 6. Alpaslan Koyunlu tarafından yapılan çalışmalar sonucunda medresenin rölövesi hazırlanmış ve burada daha geniş bir kazı yapılması gerektiği belirtilmiştir.
Ayasofya'nın kuzeybatı köşesinde halen Ayasofya Medresesi'ne aİt temel kalıntılarının izlerine rastlanmakta olup, bu kısım çalı ve oHarla kaplanmıştır. Bu kısımda kazı yapıldığı takdirde medresenin planları hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahip olabiliriz. Ancak resimler ile eski planlardan anlaşıldığına göre iki katlı, bir iç avluya sahip, ahşap revaklı bir yapıdır. Prof. Dr. Semavi Eyice'ye göre 19.yy'da yaygın olan batı üslubundan etkilenmiş görünen medrese binasının dar bodrum pencerelerinin üzerinde iki sıra halinde uzanan yarım yuvarlak kemerli büyük pencereler o güne kadar alışılagelmiş medrese mimarisinden çok uzaktır 7.
Ekrem Hakkı Ayverdi yukarıda bahsettiğimiz eserinin 321. sayfasında aynen şu ifadeler yar almaktadır. "...Gurlitt'in planı önde 50, arkada 47 m., derinlik 35 m.dir; iç avlu 14 x 23m. dir; iki kollu bir merdiveni vardır. Süheyl Ünver beyin planı Arkeoloji Müzeleri'nden almış; biz çok aradık yoktu; pek fazla bir ma'lümat vereceğini de tahmin etmiyoruz. Bu plana göre büyük tarafta bir katta 17 şerden 34, küçük avlu üzerinde 12 oda vardır. Büyük avlu ortasında ilk binadan kalma tonozlu bir mahzen vardır.
Bu haliyle binanın Dar'ül-Hilat'ül-' Aliye Medresesi olarak 1924 senesine kadar kulanıldığı bilinmektedir. 1934 Ayasofya Suikasdını ta'kıyben Müze Müdüri (Aziz Ogan) tarafından gayretkeşlik ve emir kulluğu zoruyla yıktmlmıştır; mezkur Müdürin bir Su' ale cevaben yazdığı mektubun sureti elimize geçti; bundan binanın temamen muhdes olduğu ve binaen'aleyh "Ayasafya gibi tarihi mühin:ı bir abidenin yanında olması hasebiyle yıkılmasının zaruri" bulunduğu ifade edilmektedir.
Bina orta yok ki ne derece muhdesdi cevap verelim. Amma xıx. asırdan olursak muhakkak yıkılır diye bir kaa'ide mi vardı ki kurtarılması cihedine gidilmesi? Ve bir an evvel ortadan kaldırılmak telaşı içinde palas pandıras yıktırıldı. Bina yeni de olsa Fatih'in yaptırdığı ilk İstanbul Medresesi idi. Fekat bunu vicdanının en derin yerinde hissetmek için bizden olmak gerektir. Bir tek duvar kalsa Ayasofya'nın yanında bırakılacaktı, işte o kadar."
1924' e kadar medrese olarak kullanılan bina bir ara Vilayetin emrinde kimsesizler yurdu olarak kullanılmış, ancak; 1934 yılında harap olduğu ve Ayasofya'nın görünümünü bozduğu gerekçesiyle zamanın Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Ağan'ın emri ile yıktırılmıştır.
1924'den 1934'e kadar kimsesizler yurdu olarak kullanılan medrese yıkılmadan önce resimleri çektirilip, planları mimar Nihat'a çizdirildikten sonra birer nüshaları Evkaf Müdürlüğü'ne ve Kültür Bakanlığı'na gönderilmiştir. Muhtemelen bir nüshası da Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nde kalmış olup, Süheyl Ünver de "Ali Kuşci" kitabındaki medrese hakkındaki bilgileri buradan almış olmalıdır.
E. Hakkı Ayverdi'nin fikirlerine tamamen katılmakla birlikte önemli olan bundan sonra neler yapılabileceğidir. Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Gullitt' in plan ve bilgilerinin yanısıra Alpaslan Koyunlu tarafından yapılmış olan rölöve ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri fotoğraf arşivinden edindiğim medresenin eski fotoğraflarından yararlanarak Ayasofya Medresesinin restitüsyon planı yapılarak rekonstürüksüyon (yeniden inşası) yapılabilir. Böylece İstanbul'un fethinin 550. yıl dönümünü kutlayacağımız bu yıl içerisinde Fatih' in anısını da yaşatmış olmakla birlikte Ayasofya Müzesinin depo, ofis gibi yer ihtiyaçlarının karşılanması da mümkün olacaktır. Ayrıca yapıya kültür amaçlı bir fonksiyonda kazandırılabilir.
Medresenin yıkılmadan önce 1934 ve 1935 yıllarında Eski Eserler Encümeni tarafından çekilmiş olan fotoğrafları elde ettiğim İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'ne, müzenin fotoğraf bölümü şefi Arkeolog Turan Birgili ve mimari konularda yardımlarını esirgemeyen İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü mimarı Hüseyin Kaya'ya teşekkürü bir borç bilirim.
Bu arada Türk kültürüne büyük hizmetleri geçen yukarıdaki bilgilere ulaşmamızı sağlayan Ekrem Hakkı Ayverdi ve Süheyl Ünver hocalarımızın yanı sıra; Ayasofya içinde görmekte olduğumuz Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin yazdığı 7,5 metre çapındaki dünyanın en büyük levhalarını Ayverdi'ye onartarak, kendi çabasıyla tekrar yerine astıran eski Müdürümüz Arkeolog Muzaffer Ramazanoğlu'nu saygı ve rahmetle anıyoruz. Ayverdi, Ünver ve Ramazanoğlu gibi Türk kültürüne hizmeti geçmiş bilgili ve cesur insanlar sayesinde kültür değerlerimiz korunmuş ve günümüze ulaşabilmiştir. Başka milletlerin değerlerine sarılan kişi_erse onların adi birer kopyası olmaktan öteye gidememişlerdir.
TÜrkİye'nİn Jeopolİtİk, Jeostratejİk Ve Ekostratejİk Önemİ
Türkiye, 185 dünya ülkesi içinde nüfus itibarıyla 16'ncı, toprak büyüklüğü itibarıyla 32'nci ve ekonomik gücü itibarıyla 16'ncı sırada olan bir dünya devletidir. Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik mevkii itibarıyla;
- Dünyanın en önemli petrol rezervlerine sahip Orta Doğu ve Hazar Havzası,
- Önemli deniz ulaştırma yollarının kavşağı durumunda bulunan Akdeniz Havzası,
- Tarihte her zaman önemini sürdürmüş olan Karadeniz Havzası ve Türk Boğazları,
- SSCB ve Yugoslavya'nın dağılması sonucu yapısal değişikliklere uğrayan Balkanlar,
- Etnik çatışmalar yanında, zengin tabiî kaynaklara sahip Kafkasya ve bunun daha ötesinde Orta Asya'nın oluşturduğu coğrafyanın merkezinde etkili bir konumda bulunmaktadır.
Üç kıtayı birbirine bağlayan ve çok önemli bir jeostratejik konuma sahip olan Türkiye, aynı anda bir Avrupa, Asya, Balkan, Kafkas, Ortadoğu, Akdeniz ve Karadeniz ülkesidir. Kısacası Türkiye bir Avrasya ülkesidir. Türkiye'nin jeostratejik önemini pekiştiren diğer özellikleri ise;
- Demokratik, lâik, sosyal hukuk devletine sahip ve piyasa ekonomisini kabul etmiş bir ülke olarak batı sistemlerini uygulaması ve batının tüm kurumlarıyla bütünleşmeyi benimsemiş olması,
- 1990'lı yıllardan itibaren büyük değişmelere sahne olan Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle tarihten gelen kültür birliğine ve gelişen olumlu ilişkilere sahip olması,
- Kafkasya ve Orta Asya petrol ve doğal gazınınbatıya ulaştırılması için belirlenen güzergâhlardan birini ve en önemlisini ihtiva etmesi,
- BM ve NATO'nun barışı koruma, bölgesel güvenlik ve istikrara yönelik girişimlerine iştirakleri ve bazılarında üstlendiği öncü rol ile Avrupa Güvenlik Mimarîsi üzerinde tartışılmaz bir ağırlığa sahip olması veNitelik ve nicelik olarak Avrupa'da ve bölgesinde güçlü bir Silâhlı Kuvvetlere sahip olmasıdır.
20'nci yüzyılın sonlarında dünyadaki köklü ve hızlı gelişmeler, Türkiye'ye hem farklı sorumluluklar yüklemiş, hem de yeni fırsat ve ufuklar açmıştır. Türkiye, Kuzey Atlantik İttifakı'nın bir kanat ülkesi konumundan çıkmış, Avrupa'yı Asya'ya bağlayan Avrasya kuşağında merkezî bir duruma gelmiş, politik, güvenlik ve ekonomik açılardan büyük bir rol ve önem kazanmıştır.
Türkiye, geniş olduğu kadar, sorunlar, çatışmalar ve istikrarsızlıklar içeren bir coğrafyada yaşamaktadır. Ancak Türkiye, böyle bir bölgede bir barış ve istikrar adası olma özelliğini koruma başarısını göstermiştir. Türkiye, Avrupa'dan Pasifik'e ve Orta Doğu'ya uzanan geniş coğrafyada yer alan ender demokrasilerden biridir.
Anadolu Yarımadası'nın sunduğu zenginlikler ile tarih boyunca jeopolitik bir kavşak niteliği taşımış olan bu topraklarda yaratılan insanî değerlerin en güzel yönlerini benimseyen Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli kültürlerin güzel bir sentezini oluşturmaktadır. Demokratik, müreffeh ve istikrarlı bir Türkiye, doğu ile batının değerlerinin bütünleşip, bir arada yaşayabileceğinin çarpıcı kanıtıdır. Türkiye'nin hem doğulu, hem de batılı yönleri, üyesi olduğu uluslar arası örgütlerin çeşitliliği ile de kendini göstermektedir. Türkiye aynı anda NATO, Avrupa Konseyi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı (ECO), D-20 ve İslâm Konferansı Örgütü (İKO) üyesi olan yegâne devlettir.
Türkiye, tarihî, coğrafî ve kültürel açılardan doğunun olduğu kadar, yine aynı kıstaslarla değerlendirildiğinde, tartışmasız biçimde batının da bir parçasıdır. Türkiye'nin altı asır boyunca Avrupa ile mevcut ortak tarihi bunun en belirgin kanıtıdır. Batının köklü demokrasileri ve pazar ekonomileri ile doğunun ümit vadeden genç demokrasilerini, Karadeniz ile Akdeniz'i, NATO ile İslâm dünyasını, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olanları ve farklı kıtaları birbirine bağlayan Türkiye, İslâm ve diğer dinler arasında da bir dostluk ve iş birliği köprüsüdür. Türk tarihi bu olgunun zenginlikleriyle doludur.
Türkiye ayrıca, gelecek yüzyılda Hazar ve Orta Asya doğal kaynaklarının batıya ulaşmasında doğal bir köprü rolü üstlenmektedir. Dünya doğal enerji kaynaklarının %70'i Türkiye'nin etrafında kümelenmiştir. Hazar petrollerinin batıya taşınmasını öngören ve uluslar arası camiadan büyük destek bulan Bakü-Ceyhan projesi, petrol nakil güzergâhı bakımından en istikrarlı ve güvenli ortamı sunmakta ve çevre korunması bakımından da en az riski taşımaktadır.
Bölgedeki zengin doğal kaynakların işletilmesini ve batıya naklini bölgesel iş birliği ve refahın artırılması için altın bir fırsat olarak gören Türkiye, söz konusu kaynakların dünya pazarlarına nakli için birden çok hattın kullanımını desteklemekte ve bu yönde siyasî iradesini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Hazar Havzası'nın doğal zenginliklerinin dünya pazarlarına ulaşmasıyla birlikte Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik insan ve mal trafiğinde meydana gelen artışın gerekli kıldığı Trans-Kafkasya Ulaşım Koridoru'nun hayata geçirilmesi bakımından da Türkiye anahtar ülke durumundadır. Avrasya'nın karşısına tarihin çıkarmış olduğu yeni potansiyel ekonomik fırsat iyi değerlendirildiği takdirde, bu coğrafyada barış, istikrar, refah ve iş birliğinin kalıcı hâle getirilmesi mümkün olabilecektir.
Soğuk Savaş ertesi şartlar içinde dünyanın en duyarlı bölgelerini oluşturan Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz Havzaları, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler, Türkiye'nin bu bölgelerdeki rollerine ve etkinliklerine yenilik ve hareketlilik getirmiştir. Bu coğrafyadaki oluşumlar, dünyanın ve Avrupa'nın geleceğinde belirleyici rol oynayacaktır. Türkiye bir yandan bu oluşumların yol açtığı sorumluluklarını bütün gücüyle yerine getirmeye, diğer yandan da yeni imkân ve fırsatlardan yararlanmaya çalışmaktadır. Böylesine önemli ve geniş bir coğrafyada, Türkiye, etkinliğini ve belirleyici rolünü önümüzdeki yüzyılda da devam ettirme zorunluluğundadır. Balkanlarda, Orta Doğu'da ve Kafkasya'da barış ve istikrar sağlanmadıkça, Avrupa ve Asya'nın tam anlamıyla birbirine kenetlenmesi mümkün değildir. Türkiye'nin, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar'daki ihtilâfları söndürme inisiyatiflerine katkısı, bu kenetlenmenin gerçekleşmesine yöneliktir.
Türkiye çevresine barış, istikrar, demokrasi ve hoşgörü yansıtmak için büyük çaba içinde olan bir ülke durumundadır. Bu durum, yoğun emek, sabır ve enerjinin aynı anda birçok noktada odaklaşmasını gerektirmektedir. Türkiye'nin bu yöndeki istek ve gayreti yıllarca savunduğu ilkelerden, coğrafyasından ve bilinen tarihî gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin uyguladığı dış politika, hem yaşadığı özel coğrafyadaki jeostratejik, ekonomik ve kültürel gerçeklere, hem de Büyük Atatürk'ün koyduğu barışçı ilkelere dayanmaktadır.Türkiye, dünyada ve bölgesinde güçlü, dünya ile her alanda bütünleşen, kendisine saygı duyulan, kendine güvenen, ağırlığı ve etkinliği ile bölgesinde barış ve stikrarın güvencesi olan, dostluğu ve iş birliği aranan bir ülkedir. Siyasî, sosyal, ekonomik ve askerî açılardan günümüzün de, geleceğin de en önemli ülkelerinden biridir.
Türkiye bir barış ve istikrar adası olma niteliğine ilâveten kaynaklarının zenginliği, demografik yapısı, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygıya dayanan demokratik, lâik rejimi, ekonomisinin dinamizmi, üretim kapasitesi, endüstrisinin rekabet gücü ile bir cazibe merkezi olarak içinde bulunduğu sancılı coğrafyanın barış, istikrar ve refah yönünde değişiminin itici gücü olabilir. Türkiye, bu yapısı ile bölgede örnek bir ülkedir ve değişen dünya konjonktüründe jeopolitik, jeostratejik ve ekostratejik konumu nedeniyle önemi giderek artmaktadır.
Türkiye, dünya ekonomileriyle bütünleşme bakımından, bir taraftan küreselleşme hareketleri içinde yeralmış, diğer taraftan da ekonomik güç odaklarından Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA) ve Pasifik Bölgesi ile ticarî ilişkilerini sürdürmüş ve Avrupa entegrasyonu hareketine tam olarak katılma iradesini açıklamış bulunmaktadır.
Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında eskisinden daha farklı yapılanmalara doğru ilerleyen Avrupa kıt'asıyla ilişkilerine yeni ve sağlam boyutlar kazandırmak arzusundadır. Türkiye'nin ulaşmış olduğu büyüme, üretim ve ihracat kapasitesi, bir tarafta ABD ve Pasifik Havzası, diğer tarafta Avrupa olarak ortaya çıkmaya başlayan ve küreselleşme sürecinin de etkisiyle ekonomik anlamda üç boyutlu bir görünüm arz etmeye başlayan dünyada, bu boyutların bizatihi içinde yerini almasını gerekli kılmaktadır.
Türkiye'nin Atlantik-Avrupa ve Avrasya kuşakları içinde özel bir konumu vardır. Batı toplumu ile bütünleşme hedefi güden, ayrıca islâm aleminin demokratik, lâik ve çağdaş üyesi olan bir ülke durumundadır. Türkiye; Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'da Türkçe konuşan 200 milyonluk bir nüfusun da merkezinde bulunmaktadır. Başta Türk dilleri konuşan toplumlar olmak üzere, yeni bağımsız devletlerin örnek aldıkları bir model teşkil etmektedir. Türkiye, varlığı ve başarılarıyla, islâmiyetle demokrasinin bağdaştığının; ekonomik, sosyal ve kültürel bir kalkınmanın demokratik bir ortamda da gerçekleştirilebileceğinin somut bir kanıtıdır. Dünyanın aradığı uzlaşmalar Türkiye'nin bünyesinde mevcuttur. Türkiye dış politikasında etkinliğini; bu bünyeden alan bir uzlaştırma, barıştırma ve iş birliğinde buluşturma işlevini sürdürme kararlılığındadır.
Türkiye, çeşitli sorunlarla karşı karşıya bulunan bölgesinde, siyasal barış ve güvenlik ortamının, siyasî ve ekonomik iş birliği potansiyellerini harekete geçirmek ve refahı yaygınlaştırmakla mümkün olabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle gayretler, küresel ve bölgesel plânda barış ve güvenliğe katkıda bulunmaya yönelmektedir. Soğuk Savaş'ın sona ermesini müteakip ortaya çıkan tarihî fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye matuf iş birliği şemalarında, Türkiye öncü bir rol oynamakta ve model olma vasfı kazanmaktadır.
Avrupa güvenliğinin Balkanlar, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya'da pekiştirilmesi, barış ve iş birliğinin güçlendirilmesi hedefleri ancak Türkiye'nin katılımıyla ve somut katkısı ile gerçekleştirilebilir. Türkiye uluslar arası ilişkilerde geçerli olması gereken çağdaş norm ve davranış kurallarının savunucusudur. Bunların global ve bölgesel düzeylerde yaşama geçirilmesi için her türlü çabayı göstermektedir.
Türkiye'nin dışarıda izlediği siyasî hedeflerin bir yandan çevresindeki mevcut ve potansiyel ihtilâfların kontrol altına alınmasına, diğer yandan bölgesel entegrasyon ve iş birliği yoluyla kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik olması tabiîdir. Türkiye'nin bölgede oynadığı rolün temel felsefesini; ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, siyasî istikrarın tesisi ve bölge ülkelerinin dünya ile entegrasyonunun sağlanması hedefleri oluşturmaktadır. Türkiye bu anlayışla demokrasiyi, hoşgörüyü, hukuk devleti niteliklerini ve lâikliği çevresine yansıtmaktadır. Zira Türkiye bunları en iyi yapabilecek durumda bulunan nadir ülkelerden biridir ve bu konuda sorumluluklarını üstlenmektedir.
Türkiye; demokrasi, temel haklar ve hukukun üstünlüğünden yanadır. Türkiye'nin mensup olduğu ideoloji, çağdaşlık ve medeniyet ideolojisidir. Türkiye, bunun dışında hiçbir ideolojinin mensubu veya yanında değildir.
21'nci asırda Türkiye'nin vizyonu; bölgesel zenginliklerini, entegre olma hedefi içinde olduğu Avrupa'ya taşıyan, küreselleşme olgusunu ileri götüren ve bu hareket içinde belli başlı bir rol sahibi olarak ortaya çıkan ve nihayet kalkınma ve iş birliği hamlelerinde barıştan yana ve öncü bir ülke olmaktır. Bu vizyon gerçekleşme yolundadır. Balkanlardan Orta Asya'ya kadar Türkiye'nin önünde yeni ufuklar açılmış, yepyeni iş birliği ve dayanışma imkânlarına kavuşulmuştur. Bu anlayışla Türkiye, dışarıya daha fazla açılmakta ve coğrafî uzaklığın önemli olmadığı günümüz dünyasında, Uzak Doğu'dan Lâtin Amerika'ya kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde dostlar, pazarlar ve yeni ilişki ağları aramakta, kısaca bir dünya devleti olma yolunda hızla ilerlemektedir.
Türkiye, sorumluluklarının bilincinde olarak, kendisini 21'nci yüzyılda üstleneceği role hazırlamaktadır. Zira Türkiye, lâik ve demokratik rejimiyle bir model ülkedir ve bu niteliklerini 21'nci yüzyılda da korumaya devam edecektir. Ayrıca Türkiye, yeni yüzyılda çok taraflı bir ekonomik ilişkiler ağının merkezi hâline gelecektir. Öte yandan Türkiye, doğu ile batı arasında çeşitli açılardan başarıyla ifa ettiği köprü vazifesini, 21'nci yüzyılda daha etkin biçimde sürdürecektir.
Asya Kitasi Ile Ilgili Bilgiler
ASYA KITASI'NIN FİZİKİ ÖZELLİKLERİ :
Asya kıtasındaki yer şekillerinin oluşumunda kıtada etkili olan Huron, Kaledonya, Hersinya ve Alp Himalaya kıvrım sistemi etkili olmuştur.
1. zamandan önce oluşan Huron kıvrım sistemi kıtanın güneyinde Arabistan ile Hindistan(Dekkan) yarımadalarında etkili olmuştur.
1. zamanda ilk oluşan Kaledonya kıvrımları kıtanın kuzeyinde Yenisey ve Lena nehirleri arasında etkili olmuştur.
1. zamanın sonunda Hersinya kıvrımları kıtanın Güneyi, Batısı ve Güneydoğusunda etkili olmuştur.
Kıtadaki en etkili kıvrım sistemi ise 3. zamandaki Alp Himalaya kıvrım sistemidir. Kıtanın batısından doğusuna kadar çok geniş sahada etkilidir. Kıtanın en yüksek yerleri bu kıvrım sisteminin olduğu yerlerdir.
Kıtanın ve aynı zamanda dünyanın en yüksek zirvesi EVEREST (8848 mt. ) Himalayalar üzerinde yer alır. Çin-Nepal sınırındadır. Kıtada buzul etkisi Avrupa' ya göre çok azdır.
Asya kıtasında çok geniş alanlar kaplayan platolar vardır. Kapladığı alan en fazla olan, aynı zamanda yükseltisi en fazla olan platosu TİBET PLATOSU'dur.
Kıtada; Pamir, Orta Sibirya, Doğu Sibirya, Kazakistan, Dekkan, İran, Arabistan platosu gibi genişliği fazla olan platolar vardır. Ortalama yükseltisi en az olan platoyu ORTA SİBİRYA PLATOSU oluşturur.
Kıtanın en büyük ovasını BATI SİBİRYA OVASI oluşturur. Batı Türkistan ovasıda Asya
Kıtası'nın iç kesimlerindeki önemli bir ovadır. Ancak bir kısmını Kızılkum ve Karakum Çölleri oluşturur. Kuzey Sibirya Ovası'da önemli bir düzlüktür.
Orta Asya'da dağlar ve platolar arasındaki kapalı havzalarda önemli düzlüklerdir . Bunlar. TARIM ve TURFAN HAVZASI'dır. Turfan Havzası dünyanın en alçak havzasıdır. (-154 mt. )
Asya Kıtası'ndaki Kızılkum, Karakum, Taklamakan, Gobi, Tar, Rubul Hali, Nüfud, Deşt-i Lut, Deşt-i Kebir gibi büyük çöller vardır.
Asya'da akarsular tarafından oluşturulmuş büyük alüvyal ovalarda vardır. Bunlar: Mezapotamya (Irak), İndus Ovası (Pakistan), Ganj Ovası (Hindistan) ve Kuzey Çin Ovası'dır. (sarı ve mavi ırmaklar tarafından oluşturulmuştur.)
Yeryüzünde sadece Amerika ve Asya kıtasında bütün iklimler görülür. ( Amerika'yı bütün olarak düşünürsek geçerlidir. ) dolayısıyla da bütün iklim tipleri görülür.
En fazla görülen iklim tipini ise Karasal İklim tipi oluşurur.
Sıcaklıklar Kuzeyden Güneye doğru artış gösterir. Yıllık ortalama sıcaklık farkının en fazla olduğu yer ORTA ASYA'dır.
Kıtadaki yıllık yağış tutarında da büyük farklılıklar görülür. Kıtanın en az yağış alan yerleri;
Kuzey Kıyıları, Çöl alanları, çok yüksek dağlık alanlardır.
Kıtada en fazla yağış Güney ve Güneydoğu Asya'dadır. (Bu sahadaki yağışların fazla olmasındaki en etkili faktör Muson Rüzgarları' dır. Dolayısyla buraya Muson Bölgesi adı verilir. ( Musonlar Asyası)
Kıtada yağışı en fazla ASSAM bölgesinde görülür. (Hindistan'ın Kuzeydoğusu) kıtanın ve aynı zamanda dünyanın en fazla yağış ölçülen istasyonu Assam'daki ÇERAPUNÇİ'dir. (11. 630 mm. )
Asya kıtasının akarsularının boyları uzun, su toplama havzaları geniş, eğimleri fazla, rejimleri düzensizdir.
Uzunluğu en fazla olan akarsuyu OBİ'dir. (5700 km. )
Kıta akarsuları döküldükleri yerlere göre gruplandırılır:
Kuzey Buz Denizi'ne dökülenler : Obi, Yenisey, Lena
Büyük Okyanusa dökülenler : Amur, Sarı (Hoang-ho), Mavi (Yangçe)
Hint Okyanusuna dökülenler : Mekkong, Brahmaputra, Ganj, İndus, Şattül Arap (Fırat-Dicle)
Kapalı havzaların en önemli akrsuları ise Seyhun (Siriderya), Ceyhun (Amuderya) ve Tarım'dır. Seyhun ve Ceyhun Aral Gölü'ne dökülür. Tarım ise Tarım havzasında kaybolur.
Obi Nehri ; Ural, Altay ve Sayan Dağlarından beslenir.
Asya Kıtasında göl sayısı azdır.
En büyük gölünü Aral Gölü oluşturur. (64. 500 km kare. ), (Hazar deniz olarak kabul edildiği takdirde)
Diğer önamli göllerini ; Baykal, Balkaş, Issık, Lop, Zatsan, Lut gölleri oluşturur.
Her türlü iklim tipi görüldüğü için bitki örtüsünde de büyük çeşitlilik vardır. Her tür bitki örtüsü görülmekle birlikte 3 belirgin bitki örtüsü kuşağı seçilir ; Kuzey'de Tundra, Sibirya'da ve Güney'de Orman (Sibirya'da iğne yapraklı Tayga Ormanları), iç kesimlerde ve diğer bölgelerde Step bitki örtüsüdür.
Asya'da en fazla Step bitki örtüsü yayılış gösterir.
Kıta'nın yüzölçüm bakımından en büyük ülkeleri ; Rusya (17 milyon km kare), Çin (9, 5 milyon km kare), Hindistan'dır., (3,3 milyon km kare)
[IMG]ASYA KITASI -siyasi harita.jpg (54,1 KB)[/IMG][IMG]ASYA KITASI-fiziki harita.jpg (57,1 KB)[/IMG]
ASYA KITASI'NIN SOSYO EKONOMİK ÖZELLİKLERİ :
Nüfusu en fazla olan kıtadır. Yoğunluk bakımından birinci sırada yer alır. Nüfusun dağılışında büyük farklılıklar görülür.
Nüfusun en az olduğu yerler : Kuzey Kıyıları, yüksek dağlık alanlar ve çöl sahalarıdır.
Nüfusun en fazla olduğu yerler ise: Güney ve Güneydoğu Asya'dır. Nüfusun %80'den fazlası burada yaşar. Nüfusu en fazla olan ülkeler: Çin (1. 2 milyar) ve Hindistan (936 milyon)'dır.
Asya Kıtası sanayileşmemiş bir kıtadır. En fazla sanayileşen ülkesi Japonyadır. Japonya kadar olmasada sanayileşen diğer ülkeler;Güney Kore, Tayvan, Malezya, Singapur, Endonezya, Çin, Rusya, İsrail, Türkiye'dir.
Bu ülkelerin dış satımında sanayi ürünleri ilk sırayı alır. Diğer kıta ülkelerinde ise hammaddeler ve tarım ürünleri ilk sırada yeralır.
Güneydoğu Asya ülkelerinde elektronik, otomotiv, demir-çelik ve makine sanayi sektörleri daha fazla gelişmiştir. Güneybatı ve Batı Asya'daki ülkelerde ise ; dokuma, tekstil, gıda, petro kimya sanayi sektörleri daha fazla gelişme göstermiştir.
Asya kıtasının ve aynı zamanda dünya'nın en fazla maden hammaddesi olan ülkesi JAPONYA'dır.
Kişi başına yıllık milli gelirin en fazla olduğu ülke JAPONYA'dır. (31. 450 $). Ekonomide tarım ön plandadır. Buğday ve pirinç temel ürünlerdir. Orta ve Batı Asya'da buğday, Muson Asya'sında çeltik ziraati önemlidir. Dünya pirinç üretiminin %90'ını Asya sağlar. Patates, Bezelye, Çay, Hindistan cevizi, Hurma, Kenevir, ürünlerininde %80'den fazlasını Asya üretir. Dünya Tütün üretiminin %50'den fazlasını Asya üretir. Çay üretiminde Seylan ve Çin ilk sıradadır.
Baharat üretiminde Hindistan, Endonezya, Malezya, Seylan ve Çin önde gelen ülkelerdir.
Kıtada hayvancılıkta önemli bir uğraşıdır. Orta Asya'da koyun ve sığır, Ön Asya'da (Güney Batı Asya) Koyun ve Keçi, Güney ve Güneydoğu Asya'da Manda besiciliği daha fazla görülür. Çin'de ise manda 380 milyondan fazladır. Domuz besiciliğide önemlidir. Dünya'da önemli üreticilerden biridir. Dünya'da beslenen Mandaların %90' ını Asya Kıtası sağlar. (Muson Asya'sı)
İpek böcekçiliği ve ipek üretiminde Asya Kıtası ilk sırada yer alır. Birinci sırada Çin daha sonra Özbekistan ve Hindistan önemli üreticilerdir.
Balıkçılık faaliyetleri de Hayvancılığın önemli bir kolu olarak kıtada önem taşır. Dünya deniz ürünleri üretiminin %80' ini Asya karşılar. Dünya tatlı su balık üretimininde % 50' sini karşılar.
Japonya ve Çin balıkçılıkta ilk iki sırada yer alan ülkelerdir.
Asya Kıtası madenler bakımından zengin bir kıtadır. Yakıt madenlerinden; Taşkömürü rezervinin en fazla olduğu ilk iki ülke Rusya ve Çin' dir.
Dünya petrol rezervlerinin % 75' i Asya kıtasındadır. % 33' ünden fazlası Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri' nde bulunur. Daha sonra ise Güneybatı Asya gelir.
Hidroelektrik enerji üretiminde önde gelen ilkeler ; Çin, Rusya, Hindistan ve Endonezya'dır.
Kıtada hizmet sektörüde gelişme içindedir. Özellikle Turizm ve Ulaştırma sektörü gelişmektedir.
Turizm geliri en fazla olan ülkeler ; Filipinler, İsrail, Tayvan,, Tayland, Singapur'dur.
Asya Kıtası ulaşım yolları açısından Kuzey Amerika ve Avrupa Kıtası'na göre gelişememiştir. (Yüksek dağlar ve dağlık alanların fazla olması) Otoyollar bakımından en gelişmiş ülke Japonya'dır.
Kıtada Demiryolu ulaşımı daha fazla görülür. Japonya, Hindistan, Çin ve Rusya önde gelen ülkelerdir. Demiryolu hattı uzunluğu açısından Rusya ve Çin ; konfor, hız ve güvenlik açısından Japonya ilk sırada yer alır.
Türkiye'de Madenler Ve Enerji Kaynaklari
TÜRKİYE'DE MADENLER VE ENERJİ KAYNAKLARI
Başlıca Maden Çeşitleri
UYARI : Madenlerin oluşumu, çeşidi ve rezervleri arazinin jeolojik yapısına ve oluştuğu jeolojik zamana bağlıdır. Türkiye'de 1. zamandan, 4. zamana kadar oluşmuş araziler vardır. Volkanik faaliyetlerin sık olduğu 3. zamanda oluşan arazi geniştir. Bu nedenle krom, demir, bakır, kurşun, pirit gibi volkanik oluşumlu madenler çoktur.
Demir : Demir - çelik endüstrisinin en önemli hammaddesidir. Türkiye demir cevheri rezervleri bakımından oldukça zengindir. Hemen her bölgemizde demir cevherine rastlanmıştır. Ancak bu yataklardan 60 kadarı işletilebilmektedir. Bakır : Tarih öncesi çağlarda insanların ilk kullandığı madenlerden biridir. Bakır rezervleri yerkabuğunun volkanik oluşum gösteren bölgelerinde yaygın olarak bulunmaktadır. Saf bakır üretimi ülke gereksinimini karşılamadığı için dışarıdan saf bakır alınır.
Krom : Çok sert, iyi cilalanabilen ve paslanmayan bir madendir. Volkanik alanlarda yaygındır. Makine ile motor endüstrisinde ve paslanmaz çelik yapımında kullanılan önemli bir madendir. Günümüz verilerine göre, Dünya krom üretiminde Türkiye 4. sıradadır. Yurtdışına satılan önemli bir madenimizdir.
Bor Mineralleri (Boraks) : Kimya endüstrisinin en önemli hammaddesidir. Türkiye rezerv bakımından Dünya'da ilk sırada yer alır. Ancak üretimi ve dış satımı az olduğundan ekonomiye katkısı da azdır.
Kükürt : Yapay gübre üretimi ve tarım ilaçları başta olmak üzere kimya endüstrisinde kullanılır. En büyük rezervlerimiz Göller Yöresi'ndedir. Üretim, tüketimin az bir bölümünü karşılayamaz. Bu nedenle yurtdışından da alınmaktadır.
Boksit : Ülkemizin en zengin rezerve sahip olduğu madenlerden biridir. Boksit işlendikten sonra alüminyum elde edilir. Endüstride demir cevheri ürünlerinden sonra en fazla tüketilen maden durumundadır. Özellikle uçak gövdelerinin yapımında yaygın olarak kullanılmaktadır.
Volfram (Tungstein) : Uzay ve savaş endüstrisinde kullanılan, az bulunan madendir. En zengin rezervler Uludağ'dadır.
Manganez : Türkiye'de dağınık yataklar halindedir. Saf olarak bulunmaz. Üretim tüketimi karşılamadığından dışarıdan satın alınır.
Civa : Doğada sıvı halde bulunan tek madendir. Tıpta ve fotoğrafçılık alanında kullanılır.
Zımpara Taşı : Metamorfik taşlar içinde bulunan, kullanım alanı geniş olan bir madendir. En zengin rezervler Ege Bölgesi'ndedir.
Tuz : Tat vermek için yemek tuzu ve bakterilerin çoğalmasını önlemek için tuzlama tuzu olarak kullanılır. Ancak son yıllarda kimya endüstrisinin önemli bir hammaddesi konumuna gelmiştir. Tuz Gölü ve İzmir-Çamaltı, tuz rezervlerinin en fazla olduğu yerlerdir.
ENERJİ KAYNAKLARI
Taşkömürü : Ülkemizin en geniş taşkömürü havzası Batı Karadeniz Bölümü'ndedir. Buradaki taşkömürü havzaları I. Jeolojik zamanda oluşmuştur. Demir - Çelik endüstrisinde enerji kaynağı olarak kullanılan taşkömürü, aynı zamanda kimya endüstrisinin de hammaddesidir. Yıllık üretim 4-5 milyon ton dolayındadır. Üretim Türkiye'nin gereksinimini karşılayamaz.
Linyit : Türkiye'de rezervi en zengin olan enerji kaynağıdır. Hemen her bölgemizde az çok linyit yatakları bulunmaktadır. Çoğunlukla yakacak olarak ve termik santrallerde değerlendirilir. En büyük linyit havzası Afşin-Elbistan'dadır. Yıllık net üretim 40 milyon tonu bulmaktadır. Üretim ve tüketim aynı hızla artmaktadır.
Petrol : Dünya ekonomisinin en önemli enerji kaynaklarından birincisi durumundadır. Ancak Türkiye petrol rezervleri bakımından pek zengin değildir. Türkiye'nin önemli petrol yatakları Güneydoğu Anadolu'da bulunmaktadır. Türkiye'nin yıllık üretimi 2,5-3 milyon ton dolayındadır. Üretilen petrol ülke gereksinmesinin en fazla % 20'sini karşılayabilmektedir. Bu nedenle yurtdışından alınanlar arasında petrol ilk sırada yer alır.
Doğalgaz : Trakya'da petrol arama amacıyla açılan kuyulardan çıkarılmaktadır. Doğalgaz alanlarından diğeri de Güneydoğu Anadolu'da Mardin-Çamurlu'dur. Üretim tüketimi karşılayamadığı için dışarıdan alınmaktadır.
Jeotermal Enerji : Yerkabuğunun içinde ve daha derinlerde potansiyel enerji birikimi vardır. Bu nedenle sıcak olan subuharı sondaj yolu ile yüzeye çıkarılır ve elektrik enerjisi üretiminde kullanılır. Türkiye'nin ilk jeotermal elektrik santrali Denizli-Saraköy'de kurulmuştur.
Su gücü : Tükenmez ve yenilenebilir bir enerji kaynağıdır. Türkiye su gücü bakımından yaklaşık 400 milyar kwh'lık bir potansiyele sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi akarsularının yatak eğimleri fazla olduğundan, hidroelektrik potansiyeli en yüksek olan bölgemizdir. Türkiye elektrik üretiminin % 45'lik bölümü hidroelektrik santrallerden karşılanmaktadır. GAP tamamlandıktan sonra elektrik santrallerin üretiminde su gücünün payı artış gösterecektir. Güneş Enerjisi : Türkiye Güneş enerjisinden yararlanmak için gerekli iklim koşullarına sahiptir. Akdeniz ve Ege bölgeleri ile İç ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Güneş enerjisi değerlendirilmektedir. Nükleer Enerji : Atom enerjisi adı da verilen bu enerjinin kaynakları uranyum ve toryumdur. Ancak bu kaynaklardan elektrik enerjisi üretiminde yararlanılmamaktadır.
Madenler ve Enerji Kaynaklarının Türkiye Ekonomisindeki Yeri
Türkiye'nin her bölgesinde çeşitli madenler bulunmaktadır. Ancak tüm madenlerimiz yeterince işletilmemektedir. Madenlerimizin bir bölümü çok eskiden beri bilinmekte, hatta yabancı şirketler tarafından işletilmekteydi. Ancak madenlerimiz hakkında yeterli bilgi yoktu. Cumhuriyet döneminde madenlerin teknik ve bilimsel yöntemlerle araştırılması için Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuştur. Çıkarılan madenlerimiz hem iç piyasada değerlendirilmekte hem de yurtdışına satılmaktadır
Nüfus Hareketleri (göçler)
NÜFUS HAREKETLERİ (GÖÇLER)
İnsanların, doğdukları yerden başka yerlere geçici ya da sürekli olmak üzere taşınmasına göç denir.
A. İÇ GÖÇLER
Ülke içerisinde, nüfusun yer değiştirmesine iç göç denir. İç göçlerle bir ülkenin toplam nüfusunda değişme olmaz. Sadece, bölgelerin ve illerin nüfusunda artma ya da azalma meydana gelir.
İç göçler, sürekli ve mevsimlik göçler olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Sürekli İç Göçler
Ülke içerisinde yer değiştiren insanların, göç ettikleri yerlere yerleşmesiyle gerçekleşir. Türkiye’de, Cumhuriyetin başlangıcından günümüze kadar, özellikle kırsal alanlardan kentlere doğru hızlı bir göç olayı görülmektedir.
İç göçün nedenleri
• Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışı
• Miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması
• Tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi
• Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal işgücünün azalması
• Kırsal kesimde iş imkanlarının sınırlı olması
• Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler
• Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği
• İklim ve yerşekillerinin olumsuz etkileri
• Kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı
• Kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı
İç göç, özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki illerde daha fazla olmaktadır.
Yüksek oranda göç alan şehirlerin başlıcaları şunlardır:
İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Şanlı Urfa, Antalya, Mersin, Konya, Samsun, Gazi Antep, Diyarbakır gibi illerdir. İç göç, ülkemizde özellikle sanayileşmiş merkezlere daha fazla olmaktadır
İç göçlerin sonuçları
• Ülke genelinde nüfusun dağılışında dengesizlik görülür.
• Yatırımlar dengesiz dağılır.
• Kırsal kesim yatırımlarında verimsizlik meydana gelir.
• Düzensiz kentleşme görülür.
• Sanayi tesisleri kent içinde kalır.
• Kentlerde konut sıkıntısı çekilir.
• Kent nüfusunda aşırı artış meydana gelir.
• Alt yapı hizmetlerinde (yol, su, elektrik) yetersizlik görülür.
• Kentlerde işsiz insanların oranı artar.
İç göçü önlemek için,
• Tarımda sulama olanaklarını artırmak
• İntansif tarım metodunu geliştirmek,
• Besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak,
• Kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak,
• Tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek,
• Kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, vb. gereklidir.
2. Mevsimlik İç Göçler
Kırsal kesimdeki bazı ailelerin büyük şehirlere, tarımın yoğun olarak yapıldığı yerlere, yaz turizminin geliştiği yerlere bir müddet çalışmak üzere göç etmeleri ile gerçekleşir.
Yaylaya çıkma olayı da mevsimlik göçler içerisinde yer alır. Mevsimlik göçlerle Adana, Mersin, Hatay, Aydın, Muğla, Antalya gibi merkezlerde, yaz ile kış mevsimleri arasındaki nüfus miktarlarında önemli değişmeler olmaktadır.
B. DIŞ GÖÇLER
Bir ülkeden diğer bir ülkeye yapılan göçlere dış göç denir.
Dış göçlerin başlıca nedenleri
• Ekonomik nedenlerle çalışmaya gidilmesi
• Tabii afetler
• Savaşlar
• Etnik nedenler
• Sınırların değişmesi
• Uluslararası anlaşmalarla sağlanan nüfus değişimi
Dış göçlerin sonuçları
• Göç eden ülkede nüfus artar, göç veren ülkede ise azalır.
• Ülkeler arasında ekonomik ilişkiler gelişir.
• Ülkeler arası kültürel ilişkiler gelişir.
Dış göçler ve Türkiye
Ülkemize 1923 - 1989 yılları arasında çoğu Balkan ülkelerinden olmak üzere 2,2 milyon göç olmuştur. Bu sayı nüfusumuzun % 5'ini oluşturur.
1950'den sonra, başta Almanya olmak üzere yurt dışına işçi gitmeye başlamıştır. Bugün Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İsveç, ABD, Avustralya, Libya, S. Arabistan, Kuveyt ve Orta Asya ülkelerinde işçilerimiz bulunmaktadır.
Türkiye’den yurt dışına göç sonucunda;
• Ülkemize giren işçi dövizi artmıştır.
• Ülke turizminin gelişmesi sağlanmıştır.
• Türk ticaretinin yaklaşık % 20 sine kaynak sağlanmıştır.
• Artan nüfusun işsizlik sorununa kısmen çözüm bulunmuştur.
YERLEŞME
İnsanların, çok farklı türdeki konutlarda, yaşamlarını toplu ya da dağınık şekilde sürdürmelerine yerleşme denir.
Yerleşmeyi etkileyen faktörler
1. İklim
Yerleşmeyi etkileyen en önemli faktördür. Dünya’da Orta kuşak karalarında iklim koşulları uygun olduğundan, nüfus fazla iken çöllerde, kutup bölgelerindede bataklıklarda ve yüksek dağlık alanlarda, iklim şartları uygun olmadığından, nüfus çok azdır. Yine, Ekvatoral bölgede 0 - 1000 m yükseltiler arasında, aşırı nemli ve bunaltıcı bir iklim etkili olduğundan, Amazon ile Kongo havzalarında da nüfus azdır.
2. Yeryüzü şekilleri
Dağlık, çok engebeli ve yüksek sahalar, yerleşmelerin kurulmasını ve gelişmesini önemli ölçüde engellemektedir. Buna karşılık düz ovalık alanlarda tarım, ulaşım, sanayi faaliyetleri daha çok geliştiğinden nüfus fazladır. Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde nüfus yoğunluğunun az, Marmara ve Ege bölgelerinde fazla olması buna örnektir.
3. Toprak
Verimsiz toprakların bulunduğu yerler, nüfusça tenha iken (Tuz Gölü çevresi), verimli toprakların bulunduğu yerler nüfusça zengindir. (Çukurova ve Ege ovaları gibi)
4. Ekonomik Kaynaklar
Ekonomik kaynakların fazla olduğu, sanayi, ticaret faaliyetlerinin yoğun olduğu, maden ve enerji kaynaklarının çok bulunduğu yerlerde nüfus yoğunluğu artmaktadır. Ülkemizde Marmara Bölgesi ile Zonguldak, Karabük, Ereğli, Batman gibi merkezlerin nüfusça yoğun olmaları ekonomik kaynakların çok olmasındandır. Ekonomik kaynakların yetersiz olduğu bölgelerde, halk geçimini temin etmek için göç etmekte ve nüfusları azalmaktadır.
YERLEŞME ÇEŞİTLERİ
A. KIRSAL YERLEŞME
Türkiye’de, nüfusu 10.000'in altında olan yerleşmelere denmektedir. Kır yerleşmeleri, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin birlikte yapıldığı ya da ön plana çıktığı yerleşmelerdir. Kırsal yerleşmelerin bazılarında yerleşik hayat tarzı (köy gibi), bazılarında konar - göçerlik veya yaylacılık gibi yarı yerleşik tarz görülür.
Kırsal kesimde yerleşmeler toplu ve dağınık olmak üzere ikiye ayrılır.
Toplu Yerleşme: Evlerin birbirine yakın olduğu yerleşme biçimidir. Suyun az olduğu yerlerde ve arazinin düz olduğu ovalık alanlarda insanlar toplu olarak yerleşmişlerdir. Türkiye’de İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde su kaynakları az olduğu için toplu yerleşmeler fazladır.
Dağınık Yerleşme: Suyun (yağışların) bol olduğu yerlerde, arızalı ve eğimli bölgelerde, evlerin birbirinden uzak olduğu bahçeler içerisinde insanlar dağınık olarak yerleşmişlerdir. Türkiye’de Karadeniz Bölgesi, dağınık yerleşmenin en yaygın olarak görüldüğü yerdir. Dağınık yerleşmede su fazlalığı ve yerşekillerinin engebeliliği etkilidir.
Kırsal yerleşme çeşitleri
a. Köy altı yerleşmeleri: Çiftlik, mezra, kom, divan, oba, yayla gibi yerleşmelere denir. Bunlar köylerden küçüktür. Daha çok, hayvancılık amaçlı veya yazları serinlemek amacıyla kurulmuştur. Doğu Anadolu, G. Doğu Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde yaygındır.
b. Köyler
c. Bucak ve nahiyeler
Kırsal meskenlerin yapımında kullanılan malzemeler doğal çevre ile yakından ilişkilidir.
Çevrede taş malzemeler yaygınsa konutlarda taş kullanılır. Ormanlık yörelerde meskenlerde daha çok ahşap kullanılır. Taş ve ahşap malzemenin bulunmadığı yarı kurak bölgelerde, meskenlerde kerpiç malzeme kullanılır.
• Taş meskenler: Köylerimizde çok rastlanan mesken tiplerinden biri olup, daha çok Akdeniz, Ege ve Doğu Anadolu bölgelerinde rastlanır.
• Ahşap meskenler: Ahşap köy meskenlerinin en yoğun olduğu yerler ormanlık yörelerimizdir. Daha çok, Karadeniz, Akdeniz, Ege ve Güney Marmara’da yaygındır.
• Kerpiç meskenler: Ülkemizde İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.
B. KENTSEL YERLEŞME (ŞEHİRLER)
Türkiye’de, nüfusu 10.000 den fazla olan yerleşmelere kentsel yerleşme denmektedir. 1935'e kadar nüfusun % 80'i köylerde otururken, kent nüfusu % 20'sini oluşturuyordu. 1997 yılında yapılan sayım sonuçlarına göre, ise nüfusun % 65'i kentlerde % 35'i kırsal kesimde toplanmıştır.
Türkiye’de özellikle sanayinin gelişmesine paralel olarak göç olayı artmış ve yeni kentler ortaya çıkmış ya da kentlerde aşırı büyümeler meydana gelmiştir.
Türkiye’de kentleşme hızı sanayileşme hızından daha yüksektir. Bu durum gecekondulaşma gibi bir çok problemi beraberinde getirmiştir. 1997 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre, kentleşme oranının en yüksek olduğu bölge Marmara’dır. Bu durum, bölgenin çok göç aldığını ve sanayileşmede ileri gittiğini gösterir. Marmara’yı, Ege, İç Anadolu, Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri takip eder. Kentleşme oranı en az Karadeniz Bölgesi’nde görülür.
Karstik Şekiller//Türkiye'deki Karstik Şekiller
Karstik Şekiller
Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir.
Karstik Aşınım Şekilleri
Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır :
Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pürüzlüdür. Büyüklükleri birkaç cm ile birkaç metre arasında değişir.
Dolin : Kalker platolar üzerinde görülen, oval şekilli erime çukurluklarıdır. Genellikle derinlikleri az, genişlikleri fazladır. Türkiye’de özellikle Toroslar’da dolinler yaygın olarak görülür. Halk arasında kokurdan, koyak, tava gibi adlar verilir. Dolinler oluşum şekillerine göre iki gruba ayrılır :
Erime Dolini : Kalker yüzeyler üzerinde, yağış sularının eritmesiyle oluşan karstik şekildir. Erime dolinlerinin tabanında yüzey sularının derine doğru sozdığı çatlak ve delikler bulunur. Dolin tabanlarında erimeden geriye kalan killi materyalin birikmesiyle oluşan terra rossa toprakları bulunur.
Çökme Dolini : Yeraltında bulunan mağara sistemlerinin tavanlarının incelerek çökmesi ile oluşan karstik şekillerdir. Çökme dolinleri, derinliklerinin fazla oluşu, yamaçlarının eğimli oluşu ve tabanlarındaki iri bloklar halinde maddeler bulunması nedeniyle erime dolinlerinden kolayca ayırtedilirler.
Uvala : Genişleyip, derinleşen dolinlerin birleşmesiyle oluşan, dolinlerden daha büyük çukurluklardır. Uvaların düzensiz şekle sahip olması ve tabanlarındaki erimeden geriye kalan kalker çıkıntıları dolinlerden kolayca ayırtedilmesini sağlar.
Obruk : Baca veya kuyu şeklinde, keskin köşeli, derin çukurluklara obruk denir. Derinliği 250-300 m’yi bulabilen obrukların bazılarının tabanında göl bulunur. Türkiye’de İç Anadolu’nun güneyinde ve Toroslar’da yaygın olarak obruklar görülür. İçel’deki Cennet-Cehennem mağaraları ve Konya’daki Kızören obruğu ülkemizdeki en güzel örneklerdir.
Polye : Karstik yörelerdeki genişliği birkaç kilometre olan, uzunluğu 20-30 kilometreyi bulan, hatta geçebilen ova görünümlü büyük karstik çukurlara polye denir. Türkiye’de özellikle Toroslar’da polyeler yaygındır. Örneğin; Akdeniz Bölgesi’ndeki Ketsel, Elmalı ve Akseki ovası birer polyedir.
Mağara : Kalkerli arazilerde çatlaklar boyunca yeraltına sızan suların oluşturduğu büyük boşluklara mağara denir. Damlataş, Narlıkuyu, Düden, İnsuyu, Kızılin mağaraları en ünlüleridir.
Düden : Kalkerli arazide erime ile oluşan daire biçimli kapalı çukurluklara düden denir. Düdenler yer altı sularını birbirine bağlayan kanallardır. Düdenlere halk arasında su çıkan, su batan gibi adlar da verilir.
Kör (Çıkmaz) Vadi : Karstik yörelerdeki akarsular bir düdende kaybolarak akışını yeraltında sürdürür. Bu akarsuların yeryüzünde süreklilik göstermeyen vadilerine kör (çıkmaz) vadi denir.
Karstik Birikim Şekilleri
Kimyasal birikim şekilleri, kalsiyum karbonatça zengin suların içindeki karbondioksit gazının uçması ve kalsiyum oksidin (kirecin) tortulanmasıyla oluşur. Karstik birikim şekilleri sarkıt, dikit ve travertendir.
Sarkıt-Dikit
Kalsiyum karbonatça zengin suların mağara tavanından sızarak içindeki kirecin tavanda birikmesi ile sarkıtlar, damlayarak tabanında birikmesi ile dikitler oluşur. Karstik alanlardaki mağaralarda görülen bu şekillerin en güzel örnekleri Damlataş Mağarası’nda bulunmaktadır.
Traverten
Genellikle sıcak su kaynaklarının yakınında ve kalsiyum karbonatlı suların yayılarak aktığı alanlarda, kirecin çökelmesi ile oluşan basamaklardır. En güzel örnekleri Denizli-Pamukkale’dedir.
Türkiye’deki Karstik Şekiller
Türkiye’de karstik şekiller yaygın olarak,
Toros Dağları’nda
İç Anadolu’da Sivas ve çevresinde (özellikle jips kartsı)
Batı Karadeniz’de ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin güneyinde görülür. Bu alanlarda çıplak kayalar geniş yer kaplar. Toprak erime sonucunda oluşmuş çukur alanlarda toplanmıştır. Karstik alanların yüzeyinin su bakımından fakir olması, tarım olanaklarını sınırlamaktadır. Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 1/5’inde bu tür şekiller görülmektedir. Karstik şekillerin en yaygın olduğu bölge ise kalkerli arazinin geniş alan kapladığı Akdeniz’dir
antartika
Antartika’ ya ulasan ilk insan Roald Amunndsen’dir. Buraya 14Aralik 1911’de Robert’den önce ulasti.
Kutup bölgeleri, Dünya’nin en soguk alanlaridir. Sicaklik suyun donma noktasinin üstüne çok nadiren çiktigindan kara ve deniz yilin büyük bir kisminda donmus bir halde kalir. Yazin hiç günes batmaz. Kisin hiç günes dogmaz, bu yüzden gece ve gündüz hep karanliktir. Buna karsin, kutup bölgelerinde pek çok canli türü yasam savasi vermektedir.
Güney Kutup Bölgesi, Antarktika adi verilen kitadan, Çevresindeki Güney Okyanusu‘ndan ve bu okyanusun üzerindeki adalardan olusur. Güney Kutup Bölgesin’deki kara, Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki karadan daha soguktur;çünkü kutup noktasi’na daha yakindir. Burada yalnizca birkaç bitki türü yetisir ve karada yasayan en büyük hayvan çok küçük bir böcektir. Ama denizlerde foklar ve balinalar yasar. Pek çok kus besinini denizden elde eder.
Antarktika,Kuzey Kutup Bölgesi tunduralarindan çok daha soguktur. Yazin bile topragin büyük kismi buzlarla kaplidir. Kiyilarinda karayosunlari,likenler,çiçekli bitkilerin iki türü ve birkaç böcek türü vardir.
Atmosferdeki ozon tabakasi bitki ve hayvanlari günesin zararli isinlarindan korur. 1982’de bilim adamlari Antarktika üstünde ozon tabakasinin çok inceldigini kesfettiler.
ANTAKTIKA MORINASI
PENGUENLER
BALINALAR
FOKLARA
ALBATROSLAR
FIRTINA KUSLARI
Harita Hesaplamalari
Haritalarda Yer şekillerinin Gösterilmesi
Haritalarda Kullanılan Çizim Yöntemleri
Yeryüzü şekillerini harita üzerine aktarmak için kullanılan yöntemler;
- Kabartma Yöntemi
Kabartma yöntemi ile yapılan haritalarda, yükseltiler belli oranda küçültülür.
Yer şekilleri kabartılarak gösterilir.
- Gölgelendirme Yöntemi
Gölgelendirme yönteminde, Güneş ışınlarının yer şekilleri üzerine 45 derece açı ile geldiği kabul edilerek arazi yapısı gösterilir. Bu yöntemde gölgelerin açık veya koyu oluşu arazinin eğimi hakkında bilgi verir.
Gölgelerin koyulaştığı yerlerde eğim azalır. Yer şekilleri ayrıntılı bir şekilde gösterilemediği için günümüzde yardımcı bir yöntem olarak kullanılır.
- Tarama Yöntemi
Tarama yöntemi ile yapılan haritalarda, yer şekilleri kısa, kalın, sık ya da ince, uzun, seyrek çizgilerle taranmış olarak gösterilir.
Eğim arttıkça taramaların boyları kısalır, sıklaşır ve kalınlığı artar. Eğimin az olduğu yerlerde ise taramalar uzar, seyrekleşir ve incelir. Taramanın yapılmadığı yerler ise düzlükleri göstermektedir.
Tarama yöntemi ile harita yapımının zor olması, yükselti, eğim bulma gibi hesaplamaların yapılamaması gibi nedenlerden dolayı bu yöntem günümüzde kullanılmamaktadır.
- Renklendirme Yöntemi
Eşyükselti eğrileriyle birlikte kullanılan bu yöntemde yükselti ve derinlik basamakları renklerle gösterilir. Fiziki haritalarda yükseltiler genellikle, yeşil, sarı ve kahverenginin çeşitli tonları, derinlikler ise açıktan koyuya mavi rengin tonları ile gösterilir.
UYARI : Fiziki haritalarda kullanılan renkler, yer şekillerini göstermez. Yükselti ve derinlik basamaklarını göstermek için kullanılır.
- İzohips (Eş yükselti) Eğrisi Yöntemi
Bu yöntemle yapılan haritalarda yer şekilleri izohipsler yardımıyla gösterilir.
İzohips (Eş yükselti) Eğrisi
Deniz seviyesinden aynı yükseklikteki noktaları birleştiren eğriye eş yükselti (izohips) eğrisi, aynı derinlikteki noktaları birleştiren eğriye eş derinlik (izobath) eğrisi denir.
İzohips Aralığı (Eş Aralık)
İzohipsler haritaların ölçeğine uygun olarak belirlenen yükselti aralıkları ile çizilir. Bu aralığa izohips aralığı ya da eş aralık denir.
İzohipslerin Özellikleri
İzohipsler iç içe kapalı eğrilerdir.
Her izohips, kendisinden daha yüksek izohipslerin çevresini dolaşır.
Dik yamaçlarda izohipsler sık geçer
Eğimin azaldığı yerlerde izohipsler seyrek geçer
Doruk nokta ya da üçgen ile gösterilir.
Çevresine göre çukurda kalan yerler yani çanaklar, içe doğru çizilen oklarla gösterilir.
UYARI : Kıyı çizgisinden 0 m eğrisi geçer. Her eğri, kendisinden daha yüksek izohipslerin çevresini dolaşır. İzohipslerin sıklaştığı yerlerde eğim artar.
Haritalarda Yer şekillerinin Gösterilmesi
Yer şekillerinin gösteriminde en çok kullanılan yöntem izohips yöntemidir.
İzohips yöntemi ile yapılan haritalarda izohipslerin uzanışına göre, tepe, sırt, boyun, yamaç, vadi, delta gibi yer şekillerini harita üstünde tanımlamak mümkündür.
Tepe : Bir doruk noktası ve onu çevreleyen yamaçlardan oluşmaktadır.
Sırt : İki akarsu vadisini birbirinden ayıran ve birbirine ters yönde eğimli yüzeyleri birleştiren yeryüzü şeklidir. Sırtların üzeri düz olabileceği gibi keskin de olabilir.
Boyun : Birbirine ters yönde açılmış iki akarsu vadisinin en yüksek, iki doruk arasındaki alanın en alçak yerine boyun denir. Buralara bel ya da geçit de denir.
Yamaç : Yeryüzündeki eğimli yüzeylerdir.
Vadi : Akarsuyun açtığı, sürekli inişi bulunan, uzun, doğal oluktur.
Delta : Akarsuyun taşıdığı maddeleri denize ya da göle ulaştığı yerde biriktirmesi ile oluşan yeryüzü şeklidir.
UYARI : İzohipslerin "V" şeklini aldığı yerlerde, açık taraf akarsu akış yönünü gösterir. Akarsuların delta oluşturdukları yerlerde, izohipsler deniz veya göl yüzeyine doğru çıkıntı yapar.
İzohipsin "V" şeklini aldığı yerlerde yükselti "V" nin açık ucuna doğru artıyorsa sırt, sivri ucuna doğru artıyorsa vadi vardır.
Boyun olabilmesi için, karşılıklı iki tepe arasında, birbirine ters yönde uzanan iki akarsu vadisinin bulunması gerekir.
Profil Çıkartma
Topoğrafya yüzeyinin düşey düzlemde yaptığı ara kesite topoğrafik profil denir.
Haritalarda yeryüzü kuşbakışı olarak görüldüğü için profil, yer şekillerinin yandan görünüşü hakkında bilgi verir.
Profil eş yükselti eğrisi yöntemi ile yapılan haritalardan yararlanarak çizilir.
Harita Hesaplamaları
Gerçek Uzunluğu Hesaplama
Gerçek uzunluk, diğer bir deyişle arazi üzerindeki uzunluk,
Gerçek Uzunluk = Ölçek (Payda) * Harita Uzunluğu
formülü ile ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : 1 / 850.000 ölçekli bir haritada A - B kentleri arası 8 cm ölçülmüştür. Buna göre iki kent arasındaki kuş uçuşu uzaklık kaç km'dir?
Orantıyla Çözüm :
Ölçeğe göre, arazi üzerindeki 850.000 cm haritada 1 cm gösterilmiştir.
1 cm 850.000 cm'yi gösterdiğine göre
8 cm x cm'yi gösterir.
----------------------------------------------------------------
x = 8 * 850.000 / 1 = 6.800.000 cm
cm'yi km'ye çevirmek için 5 basamak sola doğru gitmek gerekir.
6.800.000 cm = 68 km'dir.
Formülle Çözüm :
Gerçek Uzunluk = Ölçek * Harita Uzunluğu
Gerçek Uzunluk = 850.000 * 8
Gerçek Uzunluk = 6.800.000 cm = 68 km'dir.
Haritadaki Uzunluğu Hesaplama
Harita üzerindeki uzunluk
Harita Uzunluğu = Gerçek Uzunluk / Ölçek (payda)
formülü ile ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : Arazi üzerindeki 180 km'lik uzunluk 1 / 900.000 ölçekli haritada kaç cm ile gösterilir?
Orantıyla Çözüm :
1 / 900.000 ölçeğinde,
1 cm 9 km'yi gösteriyorsa
x cm 180 km'yi gösterir.
----------------------------------
x = 1* 180 / 9 = 20 cm'dir.
Formülle Çözüm :
Ölçeğe göre, arazi üzerindeki 900.00 cm haritada 1 cm gösterilmiştir.
Harita Uzunluğu = Gerçek Uzunluk / Ölçek (payda)
Harita Uzunluğu = 18.000.000 / 900.000
Harita Uzunluğu = 20 cm'dir.
Haritadaki Uzunlukların Karşılaştırılması
İki harita uzunluğunun karşılaştırılması esasına dayanan sorular ters orantı kurularak ya da iki aşamalı olarak çözülür.
Örnek : 1 / 750.000 ölçekli bir haritada A-B noktaları arasındaki uzaklık 12 cm ölçülmüştür. Aynı uzaklık
1 / 1.500.00 ölçekli bir haritada kaç cm ile gösterilir.
Çözüm l :
1 / 750.000 ölçekli haritada 12 cm'lik uzaklık, 1 / 1.500.000 ölçekli haritada x cm gösterilir.
Ölçekler arasında 750.000 / 1.500.000 oranı bulunduğuna göre harita uzunlukları arasında 12 / x oranı vardır.
x = 750.00 * 12 / 1.500.000 = 6 cm'dir.
Çözüm 2:
1. haritadan yararlanarak gerçek uzaklığı bulalım
1 cm 7.5 km'yi gösteriyorsa,
12 cm x km'yi gösterir.
-----------------------------------------------------
x = 12 * 7.5 / 1 = 90 km'dir.
2. haritadan yararlanarak haritadaki uzunluğu bulalım :
15 km'yi 1 cm gösteriyorsa
90 km'yi x cm gösterir
---------------------------------
x = 90 * 1 / 15 = 6 cm'dir.
İzdüşümsel Alanın Hesaplanması
İzdüşümsel alan, yer şekillerinin izdüşümünün alınması ile hesaplanan alandır. Arazi üzerindeki gerçek alan hesaplamalarında ise yer şekilleri yüzölçümü dikkate alınır. Bu nedenle bir yerin izdüşümü alanı ile gerçek alanı arasındaki fark yardımıyla arazinin engebeliliği hakkında bilgi edinilebilir.
İzdüşüm alanı ile gerçek alan arasındaki fark fazla ise, arazinin engebesi de fazladır.
İzdüşümsel alan,
İzdüşümsel Alan = Ölçek (Payda)2 * Haritadaki Alana
formülü ile ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : 1 / 700.000 ölçekli bir haritada bir adanın kapladığı alan 15 cm2 olduğuna göre adanın izdüşümsel alanı kam km2 dir?
Orantıyla Çözüm :
Ölçeğe göre, 1 cm 700.000 cm'yi göstermektedir.
1 cm2 49 * 1010 km2 yi gösterdiğine göre,
15 cm2 x km2'yi gösterir.
--------------------------------------------------------------
x = 15 * 49 * 1010 = 735 * 1010 cm2 dir.
cm2'yi km2'ye çevirmek gerekir. 735 * 10 cm2 = 735 km2'dir.
Formülle Çözüm :
İzdüşümsel Alan = (Ölçek Paydası)2 * Haritadaki Alan
İzdüşümsel Alan = (700.000)2 * 15
İzdüşümsel Alan = 49 * 1010 * 15 = 735 * 1010 cm2
cm2'yi km2'ye çevirmek gerekir. 735 * 1010 cm2 = 735 km2'dir.
Haritadaki Alanı Hesaplama
Haritadaki alan,
Haritadaki Alan = Gerçek Alan / Ölçek (Payda)2
formülü ile ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : Gerçek alanı 590.4 km2 olan göl 1 / 1.200.000 ölçekli haritada kaç cm2 gösterilir.
Orantıyla Çözüm :
Ölçeğe göre ;
1 cm 12 km'yi göstermektedir.
1 cm2 144 km2'yi gösteriyorsa
x cm2 590.4 km2'yi gösterir.
--------------------------------------------------------
x = 590.4 / 144 = 4.1 cm2 dir.
Formülle Çözüm :
Haritadaki Alan = Gerçek Alan / Ölçek2 (Payda)
Haritadaki Alan = 590.4 / (12)2
Haritadaki Alan = 590.4 / 144 = 4.1 cm2
UYARI : Haritalardaki alan hesaplanırken ölçek paydasının karesi mutlaka alınmalıdır.
Ölçek Hesaplama
Harita ve arazi üzerindeki uzunlukların verildiği sorularda ölçek,
Ölçek (Payda) = Harita Uzunluğu / Gerçek Uzunluk
formülü ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : Arazi üzerindeki 84 km'lik uzunluk, ölçeği bilinmeyen haritada 7 cm gösterildiğine göre, haritanın ölçeği nedir?
Orantıyla Çözüm :
84 km cm'ye çevrilir.
7 cm 8.400.000 cm'yi gösteriyorsa
1 cm x cm'yi gösterir.
-----------------------------------------------
x = 1 * 8.400.000 / 7 = 1.200.000 cm'dir.
Ölçek : 1 / 1.200.000'dir.
Formülle Çözüm :
Ölçek (Payda) = Harita Uzunluğu / Gerçek Uzunluk
Ölçek (Payda) = 7 / 8.400.000
Ölçek (Payda) = 1.200.000 cm
Ölçek : 1 / 1.200.000'dir.
Ölçek Hesaplama
Harita ve arazi üzerindeki alanların verildiği sorularda ölçek
Ölçek (Payda) = Haritadaki Alan / Gerçek Alan kesrinin karekökü
formülü ya da doğru orantı kurularak hesaplanır.
Örnek : Gerçek Alanı 4375 km2 olan bir göl, ölçeği bilinmeyen haritada 7 cm2 gösterildiğine göre haritanın ölçeği nedir?
UYARI : Harita ve arazi üzerindeki alanların verildiği sorularda ölçeği hesaplarken kare kök almayı unutmayınız.
Eğim Hesaplama :
Eğim : Topoğrafya yüzeyinin yatay düzlemle yaptığı açıya eğim denir.
Eğim,
Eğim = Yükseklik (m) * 100 / Yatay Uzaklık
formülü ile hesaplanır.
Örnek : A - B arasındaki uzaklık 1 / 600.000 ölçekli haritada 4 cm gösterilmiştir. Aralarındaki yükselti farkı 1200 m. olduğuna göre, A ile B arasındaki eğim binde (%o) kaçtır?
Çözüm A B arasındaki gerçek uzaklık;
4 * 6 = 24 km olduğuna göre,
Eğim = Yükseklik Farkı (m) / Yatay Uzaklık (m) * 1000
Eğim = 1200 / 24.000 * 1000
Eğim = %o 50'dir.
UYARI : Eğim yüzde (%) olarak hesaplanırken 100 ile, binde (%o) olarak hesaplanırken 1000 ile çarpılır.
Turİzm İŞkolu
TURİZM İŞKOLU
Turizm, Türkiye’de son on yılda büyük bir sıçrama göstermiş ve ekonominin en fazla döviz girdisi sağlayan sektörü olmuştur. Sektör, 1999 yılında yaşanan büyük kriz ve deprem felaketlerinden olumsuz etkilenmişsede 2000 yılında yeni bir toparlanmaya girmiş ve ülkemize 10,400,000 turist getirerek 7,5 milyar dolar döviz girdisi sağlamıştır.
Dünyamızın içinde bulunduğu koşullarda 2001 yılından başlayarak turizm sektörünün Türkiye’ye uluslararası rekabette göreceli üstünlük sağlayan en önemli sektör olduğu görülmektedir. Turizm sektörü her yıl artan döviz girdileri ile ülkemiz ekonomisinin lokomotifi olmaya namzet birinci sektördür. Ayrıca İstanbul Sanayi Odası’nın yaptığı bir araştırmaya göre, turizm sektörü, Türkiye ekonomisinin 38 farklı sektörünü aynı anda etkilemektedir. Bu da ülke ekonomisi açısından sektörün önemini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Diğer yandan “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın başarıya ulaşmasına ve ülkemizin şu anda içinde bulunduğu ağır finansal ve ekonomik krizden kurtulmasına yardımcı olacak sektörlerin başında da yine Turizm sektörü görülmektedir.
Bu denli önem atfedilen sektörümüzün beklentilerine cevap vermesi için yaşadığı güncel sorunları acilen aşması gerekmektedir. Bu sorunları bazı başlıklar altında irdelemeye ve çözüm önerilerimizi sunmaya çalışacağız.
Tanıtıma Önem Verilmelidir.
Yirmibirinci yüzyılda turizm tüm çağdaş ülkeler açısından ‘bacasız sanayi’ olarak kabul edilmekte ve sektör artık “Seyahat Endüstrisi” olarak tanımlanmaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak da pazardan daha büyük paylar almak isteyen ülkeler arasında rekabet giderek artmıştır. Bu rekabet ortamında ülkelere en büyük avantajı ise tanıtım sağlamaktadır.
Ülkemiz maalesef geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin tanıtımı için gerekli bütçeyi ayıramamış, ayrıca sektördeki ilgili kuruluşların organizasyonu sağlanamamıştır.
Türkiye’nin turizmde hak ettiği yere gelebilmesi için tanıtıma gerekli önemin verilmesi amacıyla;
Tanıtımın ulusal bir yaklaşımla ele alınması ve tanıtım politikalarının hükümet değişikliklerinden etkilenmesinin önlenmesi gerekmektedir.
Sektörde çeşitli kesimleri temsil eden dernek, birlik ve kuruluşların tanıtım için yaptıkları çalışmaların daha büyük fayda sağlamak için tek bir merkezden koordine edilmesi amacıyla tüm bu kuruluşların de temsil edilebileceği Ulusal Tanıtma Konseyi en kısa zamanda oluşturulmalıdır.
2001 yılı için ayrılan tanıtım bütçesi revize edilmediğinden, 2001 yılında yapılacak tanıtım sadece bu yıl için değil 2002 içinde yetersiz kalacak ve olumsuz etki gösterecektir. Bu nedenle Türkiye ve Türk halkı imajı çalışmaları için en az 250 milyon ABD Doları, turizm yöreleri ve sektörel tanıtım için ise ayrıca 250 milyon ABD doları olmak üzere, toplam 500 milyon dolarlık bir kaynak tanıtım için ayrılmalı, sektörle eşgüdümlü ve tutarlı bir programla harcanmalıdır.
Turizm Gelirleri İhracat Sayılmalıdır.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda turizm gelirlerinin ihracat geliri sayılması kabul edilmiştir. Ancak bugüne kadar bu konuda herhangi bir kanun ve mevzuat çalışması maalesef yapılmamıştır. Bu konunun hayata geçirilmesi, turizm yatırımcı ve işletmecilerine sağlayacağı yararın ötesinde bir katkıyı Türkiye ekonomisine yapacak ve kayıtdışı çalışan işletmeler bu tür imkanlardan yararlanmak amacıyla yasal çerçeveler içinde çalışmaya özendirileceklerdir.
Türkiye’nin düze çıkması için büyük önem verilen turizm gelirlerini artırmak, yatırımcı ve işletmecileri teşvik etmek için derhal bu konudaki çalışmalar başlatılmalı ve turizm yatırımcıları, ihracata uygulanan çeşitli teşviklerden yararlandırılmalıdır.
Turizm İşletmeleri KOBİ Yatırım Teşvik ve Kredi Kapsamına Alınmalıdır.
Turizm İşletmelerinin KOBİ Yatırım Teşvik ve Kredi kapsamına alınması 1999 yılı Hükümet icra programına alınmış olmasına rağmen bugün halen bu konu işlerlik kazanmamıştır. Ayrıca bu tür teşvik kredisi kullandırılmasında kayıtlı, büyük ve kurumsallaşmış şirketleri dışlayıcı kıstaslar konulması (örneğin ciro üst sınırı gibi) bu işletmelerin yenileme ve modernizasyon yatırımlarını gerçekleştirmelerini zorlaştırmaktadır.
Turizm işletmelerinin herhangi bir kısıtlama ve koşul konulmadan KOBi Yatırım Teşvik ve Kredi kapsamına alınması, benzer bir sistem ve yapının turizm işletmeleri için de bir an önce kurulması gerekmektedir.
Ekonomik tedbirler içerisinde KOBİ’ler için Türkiye Halk Bankası’na yeni kaynak aktarılması söz konusu edilmektedir. Benzer bir uygulama Turizm sektörüne kredi verecek Türkiye Kalkınma Bankası için de yapılmalı ve kaynak aktarılmalıdır.
Turizm geliri ihracat geliri sayıldığına göre, sektördeki firmaların Eximbank kredilerinden yararlanması sağlanmalıdır.
Turizm Yatırımlarının Finansman Sorunlarına Uygun Çözümler Bulunmalıdır.
Turizm yatırımları yoğun sermaye gerektiren, geri dönüşü uzun olan yatırımlardır. Bu nedenle uzun vadeli kredi ihtiyacı vardır. Turizm yatırımcısı yurt dışından uygun kredi temin edecek güce sahiptir. Karşılaşılan en önemli sorun, bu kredinin geri ödenme teminatının sağlanmasıdır. Yurt dışı finansörlere gayrimenkul ipoteği verilmemekte, teminat mektubu zor alınabilmektedir.
Devletin ve bankaların kolay ve düşük maliyetli teminat mektubu temin etmesi sağlanmalıdır.
Yatırımların önünün açılmasını teminen; bankaların kredi portföyünde bulunan teşvik belgeli yatırım projelerinin bankalarca genel kabul görmüş proje değerlendirme kriterleri çerçevesinde yapılacak değerlendirme ve bulunacak borç ödeme güçlerinin tespiti ölçüsünde azami 5-8 yıla kadar uzatmalı, söz konusu projelere en az 6 ay -2 yıl ödemesiz dönem tanınmalı, anılan şirketlere 31.12.2000 tarihi itibariyle kayıtlı öz kaynaklarının %25’i kadar işletme kredisi verilmeli, bu tür projelerin mevcut karşılık kararnamesi kapsamı dışında tutulması tedbirleri acilen geliştirilmelidir.
Turizmde KDV Oranları İndirilmelidir.
İspanya, Fransa, İtalya, Portekiz ve Yunanistan gibi turizmde bize rakip olan ülkelerde KDV oranları sektöre özgü olarak genel oranın yaklaşık yarı yarıya altına düşürülmüştür. Bu ülkeler ile Türkiye arasında KDV oranlarında %7 ile %12 arasında fark vardır. Türkiye’de ise KDV oranının düşürülmesi bir yana geçtiğimiz dönemde 3 puan artırılarak %15’den %18’e çıkarılmıştır. Türkiye’nin %18’lik KDV ile turizm piyasasında rekabet avantajı yakalama şansı yoktur. Üstelik Türkiye, Avrupa’nın en çok turist veren ülkelerine rakiplerinden daha uzaktır. Bu iki unsur biraraya geldiğinde Türkiye’nin hakettiği kadar turisti ülkeye getirmesi zorlaşmaktadır.
KDV turizm sektöründe mutlaka düşürülmelidir.
Turizmde KDV fiyatın kendisidir. Turizm sektöründe oluşan KDV’nin ihracatta olduğu gibi hizmet üreten tesislere iade edilmesi hususunda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
Turizm Yatırımları İçin Arazi Tahsisine Devam Edilmelidir.
Ülkemizin önümüzdeki yıllarda turizmden beklediği yüksek geliri sağlayabilmesi için nitelikli tesislere çok fazla ihtiyaç vardır. Kamu arazilerinin tahsisi uygulaması nitelikli tesis yapımlarını teşvik etmekteydi. Ancak şu anda bu tahsisler tamamen durmuştur.
Adil ve şeffaf bir ihale düzeniyle sektörün bu yöndeki tıkanıklığı giderilmelidir.
Kamu kamplarının, çalışan kamu görevlileri yönünden sosyal faydası olmakla beraber, devamlı olarak devlet tarafından sübvanse edilmeleri kamu iktisadi işletmeleri gibi, ekonomiye önemli yük getirmektedir. Ülkemizde yazın deniz turizmi yapılacak yerlerin son derece azalmış olması nedeniyle de bu yerlerin Turizm Yatırım ve İşletmelerine tahsis edilmesi, kiralanması veya satılması halinde ülkemizin turizm yatak kapasitesine önemli ilaveler olacağı gibi ürün çeşitlenmesi de artacaktır. Bu nedenler ile kamu kampları turizme, özelleştirme ve kamu arazilerinin satışı kapsamında biran önce açılmalıdır.
Turizm Sektörüne Yabancı Yatırımcıları Çekecek Önlemler Alınmalıdır.
21. Yüzyılın parlayan sektörleri arasında çok önemli bir yer tutan turizm sektörü, ülkemize yabancı yatırımcıları çekmenin en önemli yollarından biri olacaktır. Bu yatırımlar bir yandan ülkemizin ihtiyaç duyduğu yabancı sermaye girişini sağlarken, uluslararası işletmecilerin de daha yoğun olarak ülkemize gelmesi rekabeti artıracak, bu rekabete dayanabilmek için yerli işletmelerimizin de daha çağdaş ve daha kaliteli hizmet vermesini teşvik edecektir.
Yabancı turizm yatırımcısını ülkemize çekecek her türlü kolaylık sağlanmalıdır. Mevcut tesislerin yabancı yatırım ve işletmecilerine en avantajlı şekilde satışını, kiralanmasını sağlayacak ve ortaklıklar yapılmasını kolaylaştıracak her türlü vergi ve yatırım teşvik avantajları getirilmelidir.
Enflasyon muhasebesi uygulamasına geçirilerek, geriye dönüşlü kararlar alınmayacağı ve mevzuat düzenlemeleri yapılmayacağı garantisi verilerek, yabancı sermayenin girişi kolaylaştırılmalıdır.
Turizm İşletmelerinde Maliyetlerin Düşürülmesine Yardımcı Olunmalıdır.
Her yeni vergi alma girişimi reel ekonomiye yönelik olmaktadır. Halen gündemde olan yerel yönetimler yasası mahalli idarelere gelir sağlamak için zaten ağır yükler taşıyan turizm müesseselerine özellikle daha ağır mali külfetler getirmektedir.
Turizm İşletmelerine elektrik, su, atıksu, telefon vs. hizmetleri için sanayi işletmeleri tarifesi uygulanmasına son verilmelidir.
Yurtdışından Turist Taşımada ve Ülkeye Girişte Yaşanan Sorunlar Çözümlenmelidir.
Türkiye’ye turist getiren tur operatörü şirketler uçak organizasyonlarında zorluk yaşamakta, ülkeye girişte ödenen havaalanı vergileri, ayakbastı paraları fiyat avantajlarını olumsuz etkilemektedir. THY bu şirketlere gerekli kolaylığı ve anlayışlı göstermemekte, yurtdışı uçak şirketleri ile çalışmak zorunda kalınmakta bu da ülkenin döviz kaybetmesine neden olmaktadır.
Ayrıca turistik girişlerde yürütülen formaliteleri azaltacak ve servisin kalitesini yükseltecek eğitim ve uygulama önlemleri alınmalıdır.
Turizm bölgelerinin ihtiyacına göre havaalanı, yol, su şebekesi, telefon santrali gibi hizmetleri sağlayacak ya da geliştirecek yatırımların eş zamanlı olarak yürütülmesi ve hızla tamamlanması gereklidir.
THY’nın tur operatörü şirketler ile işbirliği yapması sağlanmalı, vergiler indirilerek rakip ülkelere karşı fiyat avantajı sağlanmalıdır.
Yurt dışında faaliyet gösteren Türk sermayeli tur operatörü şirketleri desteklenmelidir.
Akreditif
Akreditif Nedir?
Akreditif (Akreditif uluslararası işlemlerde kısaca L/C - Letter of Credit olarak
adlandırılmaktadır); İhraç edilen malların bedellerinin ödenmesi konusunda belirli
şartların yerine getirilmesinden sonra ödemenin yapılacağına ilişkin bir çeşit
teminattır.
Akreditifin açılması
Akreditifli ödeme sisteminin temel dayanağı, ithalatçı ve ihracatçının arasındaki para
alışverişinde köprü görevi gören bankalardır. Bir bankanın yazılı olarak yükümlülüğe
girerek ödeme işleminde aracılık etmesi gerekmektedir. Bu da akreditifin açılması
anlamına gelmektedir.
Ödemenin yapılması için gerekli koşullar:
İthalatçı ve ihracatçı arasında yapılan satış sözleşmesinde yer alan koşullann hepsi
ödemenin yapılabilmesi için gerekli koşulları oluşturmaktadır. Bunlar çoğunlukla
ticarete konu mallann kalitesiyle ilgili teknik özellikleri, belli bir birim cinsinden miktarı,
birim fiyatı, teslim şekli, paket ağırlığı, nakliyesi, ödeme şekli gibi hususları
içermektedir. Bu hususların yerine getirildiğini doğrulayan fatura, kalite kontrol
belgesi, konşimento, menşe şahadetnamesi gibi belgelerin ihracatçı tarafından
bankaya sunulması gerekmektedir.
Akreditif hem ihracatçıyı, hem de ithalatçıyı koruyan bir işlemdir
İhracatçı: Malları akreditif şartlanna uygun olarak sevkettiğinde, mal bedelini tahsil
edeceğinden emin olacaktır.
İthalatçı: Sevkiyatın yapılmış olduğunu ve akreditif şartlarına uygun mal gönderildiğini
gösteren belgeleri ihracatçı bankaya sunmadan önce ödeme yapılmayacağından
emin olacaktır.
Akreditif, uluslararası ticarette çok geniş bir alanda bir ödeme ve garanti aracı olarak
kullanılmaktadır.
Örnek 1
Yeni kurulan ihracatçı bir firma Afrika'da satış yapmaktadır. Firma Afrikalı alıcının
kredi alabilirliliği ve iş hayatı hakkında son derece kısıtlı bilgiye sahip bulunmaktadır.
Ayrıca alıcının ülkesindeki ithalat düzenlemeleri hükümet tarafından her an
değişikliklere uğratılabilmektedir. Bu durumda satıcı firma ödemenin akreditifle
yapılması ve kredinin ülkemizdeki bir banka tarafından teyid edilmesi konusunda
ısrarlı olabilir. Böylece kendisini alıcının herhangi bir negatif davranışına ve politik
risklere karşı garanti altına almış olur. Öte yarıdan ithalatçı malların yüklenip
sevkiyatın yapılmakta olduğunu gösteren belgeleri satıcı sunmadan, ödemenin
yapılmayacağını bilmenin rahatlığı içinde olacaktır. Ancak mal kalitesinin yeterliliği
konusund·a, ithalatçının herhangi bir garantisi bulunmayacaktır. Çünkü bankalann
yükümlülüğü, ihracatçının verdiği belgelerin akreditif koşullarıyla uygun olup
olmadığını ödemeden önce saptamaktır, ilgili satış sözleşmesine uygun olup
olmadığını incelemek görevi değildir.
Örnek 2
Bir müteahhitlik firması Suudi Arabistan'da bir yol inşaatını üstlenmiş bulunmaktadır.
İşveren kuruluşla yapılan anlaşmanın bir koşulu müteahhit firmanın işveren lehine
teminat olarak stand-by (akreditif çeşitleri bölümünde kapsamlı olarak
açıklanmaktadır) bir akreditif açmasıdır. Bu, bir anlamda müteahhitlik firmasına nakit
darlığına düşülmeksizin teminat göstermede kolaylık sağlamaktadır. Eğer müteahhit
firma yol inşaatını anlaşmada belirlenen koşullar altında tamamlayamaz ise işveren,
firmanın taahhüdünü yerine getirmediğini tevsik eden belgeleri bankaya ibraz ederek
akreditif bedelini geri alır. Anlaşma koşullarına uygun olarak yol inşaatı tamamlanırsa
işveren kuruluşa herhangi bir ödemede bulunulmaz.
Bir satış sözleşmesi imzalandıktan sonraki belirsizlik ortamında taraflarca
doğabilecek sorular:
İhracatçı
• Mallann sevkiyatını yaptığım zaman, ithalatçının zamanında ödeme
yapabileceğinden emin olabilir miyim? Ödeme yapılmamasının riskini nasıl
minimize edebilirim?
• İhraç ettiğim mallan başka bir firmadan satın alıyorum, ithalatçının bunu öğrenip
asıl imalatçı firmayla temas kurarak beni aradan çıkarmasını nasıl önleyebilirim?
• Bankalar ticari alışverişlerde pratik uygulamalann düzenlenmesinde bize gerekli
dökümanları sağlıyarak nasıl yardımcı olabilirler?
İthalatçı
• İhracatçıyı yeterince tanımıyoruz. Malları zamanında teslim edebileceğinden emin
olabilir miyiz?
• Ödeme yapmadan önce mallann siparişimizle uyuşup uyuşmadığını nasıl kontrol
edebiliriz?
• İthal ettiğimiz malları tekrar satıncaya kadar ödemeyi ertelemeyi düşünüyoruz.
Acaba bankamız bu aradaki boşlukta krediyi kendisi sağlayabilir mi?
Bu sorulara cevap verebildiği için akreditifli ödeme ticarette tercih edilen bir ödeme
ţeklidir.
Akreditifli ödemenin dünya ticaretinde çok yaygın bir kullanıma sahip olmasının
nedenleri:
İhracatçı açısından
• Bir bankanın ödeme güvencesine sahiptir. (Teyidli akreditiflerde ek olarak ikinci
bir bankanın güvencesine kavuţur)
• Alıcının ülkesindeki politik risk, güvenceden dolayı en alt düzeye inmiştir.
• Akreditif bağlantısı gösterilerek ihracat kredisi alınabilir.
• Yeni pazarlara girerek satışlarını artırabilir.
İthalatçı açısından
Herşeyden önce, alıcı akreditif koşullarını yerine getirmeyen satıcıya ödeme
yapılmayacağına ilişkin güvenceye sahiptir.
Bankalar alıcı adına akreditif koşullarının yerine getirilip getirilmediğini incelerler.
"En son yükleme tarihi"nin saptanabilmesi alıcıya (özellikle ihracatçıyı iyi tanımıyorsa)
malları zamanında elde edebilme olanağını sağlar.
Mallarını güvence olarak göstererek onları pazarlayıncaya kadar çeşitli kaynaklardan
borç bulabilir.
Eğer satıcı ile anlaşırsa, mal bedelinin belgelerin ibrazında değil de, belirli bir süre
sonra ödenmesi imkanı sağlanabilir. Bu ithalatçıya zaman kazandırarak daha düşük
maliyette kredi sağlama imkanı verebilir.
Akreditifli İşlemlerde Yeralan Bankalar
Akreditif iţlemlerinde genellikle ilgili iki banka bulunur; Amir banka, muhabir banka.
Ancak bazı durumlarda ihracatçı, açılan kredinin kendisine yakın bulduğu üçüncü bir
banka tarafından veya muhabir banka tarafından garanti edilmesini ister ve bu banka
teyid eden banka olarak adlandırılır: Diğer taraftan, ihracatçıya akreditifin geldiğini
ihbar eden ve "ihbar bankası" olarak adlandırılan bir üçünü banka olabilmektedir
ancak bu, çoğunlukla muhabir banka olmaktadır.
Amir banka / Açan banka (Issuing / Opening bank)
• İthalatçının bankasıdır
• Akreditifi açar
• İhracatçı, akreditif vadesi içinde istenilen koţullan yerine getirirse ödeme
yapmakla yükümlüdür.
• Ödemeyi ihracatçıya dönüş hakkı (rücu hakkı) olmaksızın yapar.
• İthalatçının istemi üzerine henüz akreditif açılmadan ihracatçıya veya muhabirine
"ön bilgi" (preadvıce) verebilir.
• Kimi ülkelerde akreditifi doğruca ihracatçıya iletebilir.
İhbar bankası / Advising bank
• Akreditifin açıldığını ihracatçıya iletir.1
• Akreditifde, ihracatçıya karşı ödeme konusunda herhangi bir yükümlülüğü yoktur.
Bir anlamda postane görevini üstlenmiştir.
Teyid bankası / Confirming bank
• Amir banka dışındaki bir banka akreditife kendi yükümlülüğünü ekliyebilir. Bu
banka çoğunlukla ihbar bankası olmaktadır.
• Teyid, amir bankanın yükümlülüklerini yerine getireceğine ilişkin olarak bir diğer
bankanın kesin taahhüdünü ortaya'koymasıdır.
• Teyid eden bankanın birinci derecede sorumluluğu vardır.
• Akreditif koşullan yerine getirilmişse, teyid bankası;
1. İhracatçıya dönüş hakkı olmaksızın ödeme yapar
2. Poliçeleri kabul eder.
3. İhracatçıya dönüş olmaksızın poliçenin müzakere işlemini gerçekleştirir. (Devir
ve ciro = poliçenin satın alınması)
1 Ancak, akreditifi ihbar etmeye karar verdiğinde, ihbar ettiği akreditifin gerçek olup olmadığını kontrol etmeye
özen gösterir. Eğer akreditifi ihbar etmemeyi tercih ederse Amir Bankaya bu konuda gecikmeksizin bilgi verir.
• Sorumluluğu amir bankanın sorumluluğu kadar önemlidir. Akreditif koşullarına
karşı gelinirse, ihracatçı hem amir bankaya hem de teyid bankasına karşı tavır
koyabilir.
• Kendisini birinci derecede sorumlu bir konuma getiren bu hizmet karşılığında
komisyon alır.
Akreditif İşlemleri
1. Alıcı ile satıcı arasında ödemenin akreditifle yapılacağını belirten bir satış
sözleşmesi yapılır.
2. İthalatçı bankasına ihracatçı (lehdar) lehine akreditif açması için talimat verir.
3. Amir Banka genellikle, satıcının bulunduğu ülkedeki bir bankayla akreditifı ihbar
ya da teyid etmesi için anlaşır.
4. Muhabir ya da teyid eden banka akreditifın açıldığını ihracatçıya bildirir.
5. Satıcı akreditifin açıldığını öğrenir öğrenmez, eğer belirtilen zaman içinde gerekli
şartları sağlıyabilecekse, malları sevketme durumundadır.
6. Satıcı sevkiyatı yaptığını kanıtlayan belgeleri kredinin açıldığı bankaya gönderir.
7. Muhabir Banka gönderilen belgeleri kredi koşullarıyla karşılaştırdıktan sonra,
gönderilen belgeler kredi şartlarına uygunsa, kredide belirtilen şartlara göre
ödemede bulunur veya müzakerede bulunarak devreder ya da ciro eder.
8. Muhabir ya da teyid eden banka belgeleri amir bankaya gönderir. (Eğer muhabir
banka, amir bankadan farklıysa)
9. Amir banka gönderilen belgelerin, kredi şartlannı karşılayıp karşılamadığını
kontrol eder. Eğer gönderilen belgeleri yeterli bulursa;
A. Satıcı tarafından belgeler direkt olarak ona gönderilmişse ödemeyi satıcıya ya
da onun için kullanılabilir fon tutan muhabir bankaya yapar.
B. Teyid eden bankaya ya da satıcıya ödemede bulunan veya poliçesini kabul
eden muhabir bankaya geri ödemede bulunur.
10. Amir banka tarafından belgelerin akreditife uygunluğu tespit edildikten sonıra
akreditif miktarının ödenmesi için belgeler ithalatçıya sunulur.
11. Alıcı, nakliye belgelerini malların teslimatını yapacak olan taşıyıcıya gönderir.
Akreditifde Ödeme Ţekilleri
Peţin ödeme
1. Satıcı mal sevkiyatını kanıtlayan belgeleri muhabir bankaya ibraz eder.
2. Banka, belgelerin kredi şartlarını karşıladığını belirledikten sonra ödemeyi yapar.
3. Kredi meblağını satıcıya veren banka, eğer amir bankadan farklıysa, belgeleri
amir bankaya gönderir. Geri ödeme ise daha önce kararlaştırılan şekilde
gerçekleştirilir.
Poliçe kabulü ile ödeme
1. Satıcı, malların sevkiyatını yaptığını kanıtlayan belgelerle birlikte üstüne çekilmiş
bir poliçeyi bankaya gönderir
2. Banka, satıcının gönderdiği belgeleri kontrol edip uygun bulduktan sonra poliçeyi
kabul edip imzalar ve satıcıya geri verir.
3. Muhabir Banka belgeleri Amir Bankaya göndererek, satıcının poliçesini kabul
ettiğini ve vadenin bitim tarihinde geri ödemenin daha önce kabul edildiği şekilde
sağlanacağını bildirir.
Banka poliçeyi kabul ederek vade bitiminde poliçenin üzerindeki değeri ödeyeceğini
taahhüt eder. Bu noktadan sonra, satıcı isterse bankaca kabul edilen poliçesini kendi
bankasında ya da piyasada kırdırarak derhal nakde çevirir, isterse de parayı almak
için vade bitimini bekler.
Devir ve ciro edilen akreditifler (Negotiation type)
1. Satıcı, sevkiyatı yaptığını belgeleyen belgelerle birlikte alıcı veya kredide
belirlenen herhangi bir şahsın üstüne çekilmiş anında ödemeli ya da vadeli
poliçeyi bankaya gönderir.
2. Banka, belgelerin ·uygunluğunu kontrol ettikten sonra, poliçenin müzarekesine
geçerek poliçeyi devreder ya da ciro eder.
3. Muhabir Banka belgelerle birlikte poliçeyi amir bankaya gönderir. Geri ödeme
daha önce karara bağlanmış şekliyle gerçekleşir.
İhracatçılar kendilerine ödemenin yapılmasından amir bankanın parayı göndermesine
kadar geçen süre için "devir ve ciro" bankasına faiz ödemek durumundadırlar. Çünkü
"negotiating bank" bir anlamda ihracatçıya kredi kullandırmış olmaktadır. Bununla
birlikte sözkonusu faiz ya da genel adı ile "negotiation charges" ithalatçı tarafından da
ödenebilmektedir.
"Negotiation type" (Müzareke edilebilir) bir akreditifde devir ve ciro bankalan
genellikle poliçeyi iskonto ederek alırlar, ancak ihracatçılar da ödeme bankasının
parayı göndermesini beklemeden tahsil etmiş olurlar.
Devir ve ciro bankasının amir bankaya ve ihracatçıya dönüş hakkı (rücu etme)
bulunmaktadır.
Akreditif Çeţitleri
Kabili rücu (Dönülebilir) akreditif
Bu tür akreditifler, ithalatçı ,ya da bankası tarafından ihracatçıya önceden haber
vermeksizin her zaman değiştirilebilir veya iptal edilebilirler. Malların transferi ve
belgelerin ihracatçı tarafından muhabir bankaya ibraz edilmesinden önce akreditifin
şartlan değiştirilebileceği ya da iptal edilebileceği. için ihracatçı açısından büyük risk
taşımaktadır. Óte yandan ithalatçı oldukça fazla esnekliğe sahiptir. Belgelerin
ihracatçı tarafından muhabir bankaya ibraz edilmesi durumunda akreditifin bankaca
ya da ithalatçı tarafından iptal edilmesi veya değiştirilmesi münıkün değildir. Sevk
belgeleri ihracatçı tarafından bankaya ibraz edildikten ve bankaca akreditif
koşullanna uygunluğu saptanarak ödemede bulunulduktan sonra, iptal ya da
değişiklik bildirimi yapılırsa bu ödeme geçerlidir ve amir banka bu ödemeyi muhabir
bankaya yapmak zorundadır.Eğer satış sözleşmesinde açılacak olan akreditifin gayri
kabili rücu olduğu açıkca belirtilmemişse akreditif "kabili rücu"türünde açılmış olur.
Gayrı kabili rücu (Dönülemez) akreditif
İhracatçının akreditifde yer alan şartlan tamamen yerine getirmesi halinde,akreditifi
açan banka tarafından,
• Görüldüğünde ödenmesi kaydını taşıyorsa, ödemenin yapılacağı
• Vadeli ödeme kaydını taşiyorsa, akreditifte belirtilen vadede ödemenin yapılacağı
• Akreditife göre poliçe kabul edilecekse, akreditifin vadesi dahilinde üzerine
çekilecek poliçelerin kabul edileceği şeklinde, ödeneceği konusunda taahhütleri
kapsayan akreditiflere "gayri kabili rücu" akreditif denmektedir. Bu tür akreditif
ancak taraflann kabulü olduğu takdirde değiştirilebilir veya iptal edilebilir.
İhracatçıya ödeme konusunda sağladığı güvence dolayısıyla bu tip akreditif
uluslararası ödeme şekilleri arasında en çok kullanılanıdır.
Teyidli akreditif
Akreditif açan banka ihracatçı tarafından yeterince tanınmıyorsa, ihracatçı kendisini
güven içinde hissetmek için çekeceği poliçenin ödeneceği konusunda kendi
ülkesindeki bir bankadan teminat vermesini ister. Bu şekilde, çekilen poliçe akreditifi
açan bankaca ödenmediği takdirde, ihracatçının ülkesindeki banka kendisinin
ödeyeceğini önceden taahhüt eder. Bu taahhüdü veren bankaya teyid eden banka
denir. Bankalar teyid için ayrıca komisyon aldıklanndan ek bir mali külfet getirirler ve
ithalatçılar genelde teyidli akreditiften kaçınırlar. Sadece gayrı kabili rücu akreditifler
teyidli olarak açılabilir.
Ticari İşlemlerde Kullanım Alanlarına Göre Akreditif Türleri
Rotatif akreditif
Rotatif akreditif şartları gereğince bir miktarı veya tamamı kullanıldıkça herhangi bir
belirli değişikliğe lüzum kalmaksızın eski miktar dahilinde yenilenen akreditiflerdir.
Yenilemenin amacı, ihracatçının akreditiften aynı şartlarla yararlanarak, ilk akreditif
şartlarına uygun olmak kaydıyla yeniden ihracat yapabilmesidir. Bu tür akreditif
genellikle aynı cins malı tek bir ihracatçıdan kısım kısım ithal eden ithalatçı tarafından
açılır. Rotatif akreditif zamana göre ve değere göre ilişkilendirilebilir. Zamanla ilişkili
olan rotatif akreditif ikiye aynlır:
Kümülatif rotatif akreditif: İlk dönemde kullanılmayan miktar, takip eden dönemlere
taşınır.
Kümülatif olmayan akreditif: Belli bir dönemde kullanılmayan miktar geçerliliğini yitirir
ve bir sonraki dönemlere aktarılmaz. Örneğin: 6 aylık periyodda her ay için 15 000 $
kredi sağlanmakta olsun. Her ay bir önceki ayda belli bir miktarm çekilip
çekilmediğine bakılmaksızın 15 000 $ lık miktar otomatik olarak yenilenir.
Değerle ilişkili olan rotatif akreditif, belirli geçerli dönem içinde kullanıldıktan sonra
aynı şekilde ve miktarda yenilenir.
Devredilebilir akreditif
Devredilebilir akreditifde, lehine bir akreditif açılan bir ihracatçı kendi ülkesindeki
üçüncü bir şahsa yani akreditifte adı geçenden başka ikinci ya da daha fazla
ihracatçıya akreditifi devredebilir. Devirde ilk akreditifdeki esas şartlar
değiştirilmemekte sadece miktar, mal fıyatı, akreditif vadesi ve son tarihi tarafların
kabulü ile değiştirilmektedir. Akreditifin ilk lehdarı, ikinci lehdarın faturalanndan eksik
olan kısımları kendi faturalanyla tamamlar ve akreditifin bu kısmını alabilir. Akreditif
amiri ile lehdarın ve devredilen üçüncü şahsın adları birbirine ve şartların da yeni
lehtara banka tarafından bildirilmesi gerekir. Akreditif devrolunca, birinci lehdar alıcı
durumuna gelmiş olur. Bu sebeple banka, birinci lehdarı alıcı olarak göstererek ikinci
lehdar için yeni bir akreditif açar.
Bu tür akreditifler sadece bir kez devredilebilirler. İkinci lehdar tekrar üçüncü bir
lehdara açılan akreditifi devredemez. Sadece gayrı kabili rücu akreditifler
devredilebilir.
Devredilebilir akreditifler aynı zamanda nakledilebilir akreditif hükmünü taşımaktadır.
İthal edilecek olan malın, ihracatçı tarafından doğrudan sağlanmasına imkan
olmayan durumlarda kullanılan ve başka bir ülkeye transferi mümkün olan akreditife
nakledilebilir akreditif denmektedir.
Bölünebilir akreditif
Devredilir akreditifler kısımlara bölünerek çeşitli ihracatçılara Bölünebılır Akredıtıf
devredilebilirler. İthalatçının dışardan satın almak istediği mallan tek bir firma
sağlayamıyorsa, bölünebilir akreditif açılarak çeşitli firmalarla ticaret yürütülebilir.
İthalatçı fırma yabancı ülkedeki bir tek fiıma veya temsilcisi lehine akreditifi açtırarak
zamandan ve masraftan tasarruf etmiţ olur.
Red Clause akreditif
Bu tür akreditifte akreditif talimatında belirtilen özel bir hükme dayanarak muhabir
banka, ihracatçı sevk belgelerini ibraz etmeden avans ödemesinde bulunur. Bu tür
akreditife "redclause" denme sebebi akreditif mektubunda talimatın kırmızı
mürekkeble yazılmasıdır. Akreditif talimatındaki bu hükme dayanılarak verilen avans
teminat aranmaksızın makbuz ya da benzeri belgeler karşılığında verilmektedir.
İhracatçıya verilen avans, malların sevkinde aracı bankaya verilen belgelerin
bedelinden kesilerek kapatılmaktadır. Eğer íhracatçı yüklemeyi yapmaz ve avansı
geri ödemezse muhabir banka amir bankadan faizi ile birlikte kendisine geri ödeme
yapılmasını ister. Aynı şekilde amir banka da ithalatçıdan talepde bulunacaktır.
Green Clause akreditif
Akreditifi açan banka lehine, akreditifin kullanıcısı tarafından bir teminat mektubu
verilmemişse, red clause akreditifleri açtıran firmalar büyük risklere girerler. Bu riskler
greerr clause akreditifler ile en aza indirilebilirler. Green clause akreditifde
ihracatçının mallan sevk etmesinden önce akreditiften tahsilat yapmasına olanak
tanınmaktadır. Ancak bu peşin ödemeler, mallann mülkiyetini bankaya devreden
ambar teslirrı makbuzları ile garanti altına alınmaktadır. Ambar teslim makbuzlan,
ambar firması tarafından düzenlenir ve depolanan malların değerini belirtir.
Red clause ve green clause akreditiflerin temel amacı, ithalatçı tarafından
ihracatçının finanse edilmesidir. İhracatçının ülkesindeki kredi faizlerinin, ithalatçının
ülkesindeki faizlere oranla yüksek olduğu durumlarda, bu tür akreditifler kanalıyla
düşük maliyetli fonlar ihracatçılara aktanlabilir.
Karşılıklı (Back to Back) akreditif
Karşılıklı akreditif ihracatçının lehine açılan akreditifin devredilebilir olmadıgı zaman
veya devredilse bile devir işleminin gerektirdiği ticari koşulları sağlamadığı zaman
kullanılır. İhracatçı ihraç ettiği mallan kendisi üretmiyorsa ve yurtdışındaki bir
üreticiden ödeme karşılığı satın almak durumundaysa karşılıklı kredi gündeme gelir.
Bu durumda ihracatçı yabancı üretici lehine bir akredifin açılması için bankasına
talimat verir. Bankasına teminat olarak da ithalatçının kendisi lehine açtığı akreditifi
gösterir. Ülkemizde reeksport veya transit ticaret yoluyla yapılan ihracatta ve mahsup
yoluyla yapılan transit ticarette karşılıklı akreditif kullanılmaktadır. Bu noktada bir
ithalat akreditifınin karşılığını bir ihracat akreditifi teşkil etmektedir. Reeksportta
ihracatçı, bir ülkeden almış olduğu bir malı diğer bir ülkeye satacaktır. Malı ithal
ederken akreditif açar aynı zamanda aynı malı satacağı ülkedeki ithalatçı tarafından
da kendisi için bir akreditif açılır. Bu durumda ihracatçının bankasında bir depo
hesabı oluşur. İhracat bedeli döviz yurda geldiğinde, ithal bedeli tahsil olduktan
sonra, kalan kısım ihracatçıya ödenir.
Stand-by akreditif
Bu tip akreditifler bir ödeme aracından çok bir garanti gösterme aracıdır. Taraflar
arasında yapılan sözleşmelerde (genellikle müteahhitlik sözleşmeleri), taraflardan
birisinin (müteahhit firma) yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumuna karşın,
diğer tarafın (işveren) garanti olarak bir teminat istemesi sonucu teminat gösterimi
için bankalarca müteahhit taraf adına açılan kredilerdir.
Akreditif İşlemlerinde Genel Kurallar
Alıcı
• Amir bankaya talimatlannı aşırı detaydan uzak bir açıklıkla vermeli ve talimatları
kesinlik taşımalıdır. Öyleki, banka ithalatçının ne istediğini tahmin etmek
durumunda kalmamalıdır.
• Açılan kredinin amacı alımın bedelini ödemektir. Kredi şartları ve istenen belgeler
satış kontratı ile uyum içinde olmalıdır.
• Sevkiyattan önce veya sevkiyat sırasındaki mallann her türlü incelenmesi
belgelendirilmelidir. Bu tür belgelerin çıkış mercileri önceden kredi anlaşmalarında
mutlaka belirtilmelidir.
• Akreditif satıcının sağlıyamayacağı belgeleri zorunlu kılmamalıdır ve satıcının
yerine getiremiyeceği koşullan öne sürmemelidir.
Satıcı
• Akreditifte belirtilen meblağın kullanımına kadar geçen sürede satıcı boş
durmamalı gerekli gördüğü değişiklikleri anında iletmelidir.
• Satıcı akreditifde belirlenen süreyi ve koşulları karşılıyabileceğinden emin
olmalıdır.
• İhracatçı akreditifte belirtilen belgeleri zamanındá şartlara uygun olarak ibraz
etmelidir. Belgeleri mümkün olduğu kadar çabuk şekilde akreditifin geçerlilik
süresi içinde bankaya ibraz etmelidir.
• Belgeleri bankaya ibrazında akreditifte belirtilen koşullara göre gerek zaman
gerekse belgelerin nitelikleri açısından uygunsuz bir durum ortaya çıkarsa,
bankanıin belgeleri kabul etmemekle yükümlü olduğunu ihracatçı unutmamalıdır.
Akreditif iţlemlerinde uygulanan uluslararası kuralları nereden öğrenebilirsiniz?
Uluslararası Ticaret Odası, "Vesikalı Krediler Hakkındaki Yeknesak Teamüller ve
Uygulamalar" broşürünü gözden geçirerek 1993 yılında yeniden yayınlamıştır.
(Unıform Custom and Practise For Documentary Credits/U.C.P. No: 500). Bu yayın
uluslararası kabul görmektedir. Temelde yasal bir yaptırımı yoksa da, akreditifli
işlemlerde aşağı yukarı her ülke bu kuralları uygulamaktadır. Öyleki, ulusal hukuka
bırakılan anlaşmazlıklarda dahi, yargıçlar U.C.P'yi dikkate almaktadırlar.
Akreditif iţlemlerinin maliyeti
Bütün vesaikli krediler, maliyet tesbiti açısından çeşitli dilimlere ayrılırlar; Akreditif
açılması, ihbarı, teyid edilmesi, düzeltilmesi, ödeme yapılması, poliçelerin kabulü, ciro
edilmesi gibi, bütün bu farklı dilimler için bankalann aldıkları komisyon değişmektedir.
Aynca bankalar komisyon bedelini belirlerken, tarafların ticari güvenirliliği ve
bulundukları ülkelerin finans piyasasındaki yeri gibi kriterleri değerlendirirler.
Akreditif Formu Örneği ve Formda Yeralan Bilgilere İlişkin
Açıklamalar
Akreditif mektubunda yer alan bilgilere ilişkin açıklamalar2
1. Amir Bankanın adı ve adresi. ( Amir Banka genellikle ithalatçının kendi bankası
olup, ithalatçının talimatı üzerine akreditifi açar.)
2. Akreditifle ilgili işlemleri içeren banka referans numarası
3. Akreditif vadesi
4. Akreditifi açtıran ithalatçının adı ve adres
5. İhracatçının (lehdar) adı ve adresi
6. Akreditifi ihbar eden bankanın adı ve adresi. Bu banka genellikle ihracatçının
kendi bankasıdır.
7. Akreditifin tutarı ve döviz cinsi
8. Akreditifte belirtilen ödeme ţekli
9. İhracatçının tam sipariş tutarının altında sevkiyat (kısmi sevkiyat) yapmasına izin
verilip verilmediği
10. Mallann bir araçtan diğerine aktarma yapılmasına izin verilip verilmediği
11. Malların nakliye firmasına teslim edildiği yer ve bunun için verilen en son tarih
12. Malların gönderildiği yerin adı
13. Banka tarafindan ödeme yapılmadan önce ihracatçının bankasına sunması
gereken belgelerin türü ve miktarına ilişkin liste
14. Akreditif vadesi içinde, nakliyeye ilişkin belgelerin verildiği tarihten itibaren diğer
belirli belgelerin sunulması için verilen süre.
Akreditif İşlemlerinde Görülen Yaygın Sorunlar 3
3. Eğer akreditif vadesi içinde istenilen belgelerle birlikte sunulmaz ise geçerli
sayılmayacaktır.
5. Eğer İhracatçının (lehdar) ismi doğru olarak belirtilmezse akreditife itibar
edilmeyebilir.
7. Akreditifte belirtilen tutann diğer belgelerde belirtilen tutarla aynı olması
gerekmektedir.
9. Eğer akreditifte kısmi sevkiyata izin verilmiyor ise mallann tümünün gemiye
yüklenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde akreditif kabul edilmeyecektir.
10. Akreditifte aktarmaya izin verilmediği halde aktarma yapılmış ise, gecikmeler ve
ekstra maliyetler ihracatçıya yüklenecektir.
11.Eğer akreditifteki yükleme koşullanna uyulmaz ise akreditif geçerli sayılmayabilir.
13. Eğer belgeler akreditifte belirtilen gerçek format ve sayıya uygun değil ise
gecikmeler
ve ekstra maliyetler olabilmektedir.
15. Eğer belgeler belirtilen zaman içinde sunulmazsa akreditif geçersiz
sayılabilmektedir.
2 Akreditif örneğinde yer alan bölüm numaralarına göre açıklanmaktadır
3 Akreditif örneğinde yer alan bölüm numaralarına göre açıklanmaktadır.
Akreditif İşlemlerinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar
1. İthalatçı ile ihracatçı arasında sözleşme yapıldığı zaman, ihracatçının tam olarak
ithalatçı tarafından ne tür belgeler istendiğini bilmesi gerekmektedir. Daha sonra
ihracatçı akreditif koşullannı yerine getirebilmek için akreditif vadesinin yeterli
olduğundan emin olmalıdır.
2. İhracatçı, ithalatçı ile olan tüm işlemlerinde adının ve adresinin doğru bir şekilde
yazıldığından emin olmalıdır. Akreditif ihracatçıya ihbar edilmediğinde ihracatçı
akreditifte ve sunacağı belgelerde isminin doğru olup olmadığını kontrol etmelidir.
3. Alıcının kısmi sevkiyatı kabul edip etmediği konusu ihracatçı tarafından anlaşılır
olmalıdır: Eğer kısmi sevkiyat kabul ediliyor ise teslim tarihinde bir problem çıksa
bile bu durum akreditifin geçerliliğini etkilemeyecektir.
4. İhracatçının sözleşme tamamlanmadan önce, malları nasıl yükleyeceğini bilmesi
gerekmektedir. Genellikle yüklemelerde aktarma işlemi yapılabilmektedir. Bazen
önceden geminin aktarma yapıp yapmayacağını bilmek mümkün
olmayabilmektedir. Bu gibi durumlar için akreditifin aktarma işlemine izin vermesi
faydalı görülmektedir.
5. Akreditifte malların gönderildiği nokta ve gönderme tarihi, ihracatçı ile ithalatçının
akreditif koşullan üzerinde anlaştıkları gibi olmalıdır.
6. İhracatçı, ithalatçının hangi belgeleri istediği konusunda emin olmalıdır. İstenilen
belgelere göre, mallan yüklemeye hazırlarken, ekstra maliyetler ve gecikmeler
olabilmektedir.
7. İhracatçı akreditif kendisine ihbar edildiği zaman tüm detaylan kontrol etmelidir.
Aynı zamanda istenilen belgelerin hazırlanabilmesi için yeterli zamanın olup
olmadığının ihracatçı tarafından kontrol edilmesi gerekmektedir.
Akreditifte İstenen Belgeler
Akreditifte istenen belgeler ülkelere, firmalara ve malın cinsine göre değişse de
genellikle aşağıdaki belgelerden oluşmaktadır.
Ticari fatura (Commercial invoice)
İhracatçı tarafından ithalatçıya verilmek üzere düzenlenen ve tasdik olunarak
üzerinde malın birim fiyatını, toplam fiyatını, miktannı, ağırlığını; özelliklerini, satıcının
adı ve adresini, alıcının adı ve adresini, borcun ödeme şeklini, satış şartları ile
yükleme ve boşaltma yerini gösteren belgedir. İhracatçının hazırlayacağı ticari fatura
ithalatçı ülkenin mevzuatına uygun olmalıdır.
Poliçe (The bill of exchange)
Poliçe, ihracatçı tarafından hazırlanan ve imzalanan bir belge olup, ithalatçının belirli
bir meblağı (ihracat tutarını) yine belirli bir süre sonunda ihracatçıya ödemesini
öngören bir belgedir. Poliçe, ihracatçıya ödemenin yapılacağına dair bir güvence
oluţturmamakla birlikte akreditife ek olarak düzenlenen bir belgedir.
Menţe ţahadetnamesi (Certificate of origin)
İhracatçı ve onun temsilcisi tarafından hazırlanan ve bağh bulunduğu Ticaret Odası
tarafından tasdik edilen malın menşeini gösteren belgedir.
Konţimento (Bill of lading)
Konşimento, nakliye araçları yola çıkmadan önce ihracatçının vereceği yükleme
rotasına göre nakliyeci tarafından düzenlenen malların teslim alındığını ve
kararlaştırılan yere kadar taşınıp ithalatçıya teslim edileceğini gösteren belgedir.
Kalite kontrol belgesi (Certificate of inspection)
İthalatçılar genelde aldıklan malların belli standartlará uygun olduğundan emin olmak
için kalite kontrol belgesi isterler. İki taraf kalite kontrol işlemiyle kimin ilgileneceği ve
masraflan kimin karşılayacağı hususunda önceden anlaşmaya varmalıdır.
Sigorta poliçesi (Insurance certificate)
İthalatçıya gönderilen malların yolculuk sırasında kayba veya hasara uğrama
tehlikesine karşı sigorta edildiğini gösterir.
ATR-l, ATR-3 ve EURO1 Dolaşım belgeleri
ATR belgesi, Avrupa Birliğine üye ülkelere yapılan ihracatta istenmektedir. EFTA
ülkeleri ile Türkiye arasında yapılan Serbest Ticaret Anlaşması gereği, bu ülkelere
yapılan ihracatta EUROl Belgesi istenmektedir.
Sağlık sertifikası
Sözkonusu malın cinsine göre sağlık koşullarına uygun olup olmadığını gösteren
belgedir.
Çeki listesi
Bazı durumlarda, ithalatçı firma tarafından istenebilir. Çeki listesi, hangi taşıta ne
kadar mal yüklendiğini, birim paket veya çuvalın ağırlığını gösterir.
Gökyüzü Neden Mavi
Gökyüzü neden mavidir ?
Bilindiği gibi Güneş'in yaydığı spektrum süreklidir, yani her frekansta elektromanyetik dalga içerir. Bu dalgalar atmosfere ulaşınca atmosferdeki gazlar tarafından saçılırlar. Burada en fazla saçılan frekans mavi ve civarıdır. Gökyüzüne baktığınızda Güneş’ten geldikten sonra saçılan ışığı gördüğümüz için, ve bu ışık daha çok mavi içerdiği için gökyüzünü mavi görüyoruz.
Atmosferdeki toz, nem ve diğer etkenlerden dolayı ışığın saçılma miktarı değiştiği içinde, bu maviyi değişik tonlarda görüyoruz.
Madenlerimiz
MADENLER
Türkiye madenler bakımından zengin bir ülkedir. Ayrıca bazı madenler bakımından dünyanın önemli ülkeleri arasındadır. Türkiye'nin madenlerinin tamamı henüz belirlenmemiştir. Her yıl yeni maden yataklarının bulunması bunun kanıtıdır.
Ülkemizin madenciliğinin şu andaki üretimi, tümüyle kendi endüstri kuruluşlarımızın gereksinimine yönelik değildir. Bir kısmı ham olarak ya da yarı işlenmiş halde dışarı satılmaktadır.
Bir madenin işletilmesinin karlı olabilmesi için; "cevher oranı" Yedekleriyle birlikte belirtilen miktarı fazla olmalıdır.
Anadolu, madenciliğin eskilere dayandığı bir yerdir. Ancak cumhuriyetin ilanından sonra kurulan maden teknik ve arama (M.T.A) enstitüsü, madenciliğimizi ciddi biçimde ele alınmasına yönelik olan bir kuruluştur. Bu kuruluş, arama çalışmaları gerçekleştirirken yine cumhuriyet döneminde kurulan ETİBANK, işletme ve pazarlama işlerini yürütmeye başlamıştır. Bu devlet kuruluşlarından başka, özel sektör kuruluşları da bulunmaktadır.
DEMİR
Türkiye'nin birçok yerinde çıkarılan bir madendir. Demir çıkarımının %80'ini Doğu Anadolu bölgesi içerisinde kalan Divriği sağlar. Balıkesir'de Eymir ve Çarmık, Ege Bölgesinde Ayazmand ve Torbalı, Kahramanmaraş ile Kayseri arasında Faraşa ve Karamadazı, Sivas Hekimhan arasında Hasan çelebi ve Doğu Marmara'da Çamdağı, önemli demir alanlarıdır. Demir, endüstride en çok kullanılan maden cevheridir. Bu nedenle demir-çelik endüstrisinde ana maddedir.
KROM
Sert, paslanmaz ve iyi parlatılan bir madendir. Kaplamacılık ve çelik yapımında yaygın olarak kullanılır. Türkiye'de yaygın olarak çıkarılan madenlerden biride kromdur. En zengin krom yatakları; Elazığ'da Guleman, Batı akdenizde (fethiye, marmaris arasında) Dalaman havzası, Kütahya ile Bursa arası ve Eskişehir'in doğusundaki Seyitgazi'de yer alır. Adana'nın kuzeyindeki Akdağ yöresinde de yeni krom yatakları bulunmuştur. Akdağ krom yatakları, Dünyanın en zengin yataklarıdır. Türkiye, krom çıkarımında dünyada 3. sıradadır. Türkiye, çıkardığı kromu büyük ölçüde cevher olarak satmaktadır. Bu nedenle çıkarımını dış taleplere bağlı olarak ayarlamaktadır.
BAKIR
Kolay işenen bir madendir. Elazığ'da maden (Ergani bakır işletmeleri), Artvin'de Murgul (Göktaş) ve Kastamonu'da Küre bakır çıkartılan yerlerdir. Rize Çayeli'de yeni bakır yatakları bulunmuştur.
BOR
Kullanım alanı yaygın olan bu maden,boraks ve asitborik elde edilmesi bakımından da önemlidir. Balıkesir'de Sultançayırı ve Bigadiç Eskişehir'de Seyitgazi ve Kütahya çevresi önemli çıkarım alanlarıdır. Türkiye, bor minarellerinde dünyanın en zengin ülkesidir.
BOKSİT
Konya'nın Seydişehir ilçesi ile Antalya'nın Akseki ilçesinde çıkarılır. Bu iki çıkarım alanı da Antalya bölümünde yer alır. Alüminyumun hammaddesidir.
KÜKÜRT
Isparta'nın Keçiborlu ilçesi ile Denizli'nin Sarayköy ilçesinde bulunmaktadır.
MANGANEZ
Zonguldak'ın Ereğli ve Artvin'in Borkça (Göktaş) çevrelerinde çıkartılır. Denizli Tavas'ta yeni yatakları bulunmuştur
CİVA
İzmir'in Ödemiş ve Karaburun, Konya'nın Sarayönü çevresinde ve ayrıca Niğde civarlarında çıkartılır.
TUZ
Çeşitli yollarla elde edilen bir doğal kaynaktır. Kayatuzu olarak çıkartıldığı gibi, deniz suyundan ve açık işletme olarak Tuz gölünden de elde edilir. En fazla tuz üretimi İzmir'deki Çamaltı tuzlasında, deniz suyundan elde edilir. Çankırı, Erzurum, Kars, Nevşehir, Kırşehir, Yozgat ve Konya'da işletilmektedir.Türkiye, birçok madende zengin bir ülkedir. Bu madenlerden bazıları turistlik eşya yapımında önem taşır. Lületaşı (Eskişehir'de) ve oltutaşı (Erzurum'da) bu özellikte olanların en önemlileridir.
TAŞ KÖMÜRÜ (Maden kömürü):
Yurdumuzda tüketilen enerji kaynakları arasında taş kömürünün önemli bir yeri vardır. Ayrıca demir-çelik ve kimya sanayiilerinin önemli ham maddesidir. Başlıca taş kömürü yataklarımız; Zonguldak ve çevresindedir. Burası Türkiye'nin tek maden kömürü havzasıdır. Bir milyon tonu aşan rezervi vardır.
LİNYİT
Yaygın olarak hemen her bölgemizde çıkarılır. Ege bölgesi linyitleri oldukça kalitelidir. Manisa'da Soma, Kütahya'da Tavşanlı, Tunçbilek ve Değirmisaz, Amasya'da Çeltek ve Erzurum en önemli çıkarım yerleridir. Kahramanmaraş'ın Elbistan, Muğla'nın Yatağan linyitlerinin kalori değeri düşüktür. Bu nedenle termik santrallerde kullanılır.
PETROL
Günümüzde önemli bir enerji kaynağı olan petrol, aynı zamanda kimya sanayiinin de ham maddesidir. Yurdumuzdaki petrol yatakları fazla zengin değildir. Mevcut petrol yataklarımız daha çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Batman, Siirt ve Diyarbakır'dadır. Adıyaman, Şanlı Urfa ve Mardin'de de petrol yatakları vardır. Üretilen petrol, ihtiyacımızın çok az bir kısmını (1/7) karşılamaktadır. Geri kalan kısmını dışardan karşılamaktayız.
Yurdumuzda ham petrolün arıtılması için rafineriler kurulmuştur. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde üretilen ham petrolün bir kısmı Batman Rafinerisine, bir kısmı da Batman-İskenderun boru hattı ile Dörtyol'a gönderilmektedir. Buradan da tankerlerle Ataş, İzmir ve İzmit rafinerilerine taşınmaktadır. İskenderun Körfezi ile Kırıkkale arasındaki petrol boru hattı ile de Kırıkkale Rafinerisine ham petrol aktarılmaktadır. Ayrıca Türkiye-Irak boru hattı ile Irak petrollerinin bir kısmı Yumurtalık Limanı'na taşınmaktadır. Bu taşımacılıktan Ülkemiz önemli bir gelir sağlamaktadır. Azerbaycan petrolünün de yapılacak boru hattı ile İskenderun Körfezi'ne getirilmesi planlanmaktadır. Yurdumuzda petrol aramalarına hızla devam edilmektedir.
Türkiye'de su gücünden elde edilen elektrik enerjisi üretimi her geçen gün artmaktadır. Barajlara dayalı elektrik üreten pek çok hidroelektrik santralimiz vardır. Bunların başlıcaları; Atatürk, Karakaya, Keban, Hasan Uğurlu, Demirköprü, Hasan Polatkan, Oymapınar ve Hirfanh hidroelektrik santralleridir. Bunların yanında yapımı devam eden hidroelektrik santrallerimiz de vardır.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Fırat ve Dicle üzerinde 21 baraj, 17 hidroelektrik santrali yapımı öngörülmektedir. Bu proje ile elde edilecek hidroelektrik enerji, Türkiye'deki mevcut hidroelektrik enerjiden çok daha fazla olacaktır.
Ayrıca, Denizli yakınlarında Sarayköy'de yüksek sıcaklıktaki su buharından enerji elde edilmektedir. Bu tür enerjiye "Jeotermal enerji" denir. Birçok yerinde çeşitli sıcaklıkta termal kaynaklar bulunan yurdumuz, bu enerji kaynağı açısından da şanslı görülmektedir. Yine yurdumuzun çeşitli yerlerinde güneş enerjisinden ısı enerjisi olarak yararlanılmaktadır. Yurdumuzda doğal gazdan da faydalanılmaktadır. Bir miktar yerli üretimin yanı sıra Rusya Federasyonu'ndan borularla, Cezayir'den de deniz yolu ile doğal gaz getirilmektedir. Özellikle büyük kentlerimizde daha çok kışın ısınmada kullanılan doğal gaz, hava kirliliğini de büyük ölçüde önlemektedir.
Mezosfer
Mezosfer, atmosferin deniz düzeyinden 50 km - 80 km yükselti arasında kalan tabakasıdır.
Atmosferin "stratosfer" adı verilen alt tabakası ile "termosfer" adı verilen en üst tabakası arasında yeralan mezosferde, sıcaklıklar alt sınırı olan stratopozda 0 °C'tan, üst sınırı oluşturan mezopozda -90 °C'a kadar değişir. Mezosferin altında, Güneş ışınlarının enerjisi Yer yüzeyi ve ozon tabakası tarafından soğurulur. 1991'de fırlatılan ABD uzay araştırma aracı Discovery, mezosferde rüzgar dalgaları gözlemiştir.
Stratosfer ile sınırını, sıcaklık artışının bir kez daha tersine döndüğü stratopoz düzeyi belirler. Mezosfer boyunca sıcaklık yine artan yükseklikle birlikte, basınçla orantılı olarak düşmeye devam eder ve 90 km. de -100oC olur. Mezosferde atmosfer yoğunluğu deniz düzeyindekine göre 1/1000-1/1.000.000 kadardır. Ancak bu seyrek gaz kütlesi de yeryüzündeki yaşam açısından önemlidir. Küçük boyuttaki göktaşları, hızla girdikleri bu katmanda sürtünme etkisi ile buharlaşarak yok olurlar.
Temel Çevre Sorunları
TEMEL ÇEVRE SORUNLARI
Çevre sorunlarının gelişimine girmeden önce, dünyamızı ve ülkemizi tehdit eden bazı temel çevre sorunlarının üzerinde durmak gerekmektedir. Böylece, hem bu sorunların niteliği hem de bunlarla ilgili mevzuat ve bilincin gelişim tarihleri daha iyi izlenebilecektir. Aslında bu ayırımın kendisi dahi çevre sorunları gibi yenidir. Zira çevre sorunları ilk kez II. Dünya savaşı sonrası ortaya çıktığında, bunların son tahlilde sanayileşmenin bir sonucu olduğu ve sadece bulundukları bölgeleri ilgilendirdiği sanılıyordu. Böylece, bunlarla ilgili çözüm ve bilinç de bölgesel ve mahallî olarak düşünülüyordu. Çevre sorunlarının ortaya çıktığı bölge/ bölgelerde yaşamayan insanlar bu sorunlara ilgi duymadıkları gibi, çözümü konusunda da bir endişe hissetmiyorlardı.
Ancak, çevre sorunlarının sebep olduğu bazı sonuçlarının evrenselliği anlaşıldıktan sonra global anlamda bir çevre bilinci uyanmaya başladı. İnsanlar ancak o zaman anlayabildiler ki: Tek bir dünyamız var. Hepimiz aynı gezegenin üzerindeyiz. Bir çevre düşünürünün kullandığı simge ile, aynı gemideyiz, Bu geminin batması ile hepimiz batacağız. Her ne kadar üst güvertede yaşayanlar daha çok sorumlu olsa da.
Belirtildiği gibi, “çevre sorunlarının” insanlık üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması son yirmi yılda meydana geldi. Daha önceleri su ve hava kirlenmesi olarak görülen ve daha çok sanayi bölgelerinde rastlanan çevre sorunlarının, toksik atıklardan, ozon tabakasının incelmesine, tabiattaki biyolojik zenginliğin yok olmasına, yani bazı canlı türlerinin bir daha dönmemecesine yok olmasına, iklim değişikliklerine, deniz ve okyanusların kirlenmesine kadar uzandığı görüldü. Ayrıca çevre kirliliğinin sadece insanın maddî ve ruh sağlığını tehdit etmediği; medenîyet ve kültürel varlıkları da tehdit ettiği ortaya çıktı. Dahası bu sorunlar sadece zengin ve gelişmiş ülkeleri değil, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeleri de aynı derecede etkilemektedir. Şimdi bu sorunların temel niteliğine dikkat çekmek istiyoruz. Zira bu sorunların bazıları global iken, bir kısmı bölgesel ve diğer bir kısmı ise mahallî sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tüm insanlığı tehdit eden global çevre sorunlarının başlıcaları: İklim değişmesi, sera etkisi, ozon tabakasının incelmesi ve hızlı nüfus artışıdır. Dünyamız âdeta bir canlı gibi hassas eko sistemlerden meydana geldiğinden, global çevre sorunlarının sonuçlarından tüm canlılarla beraber insanlar da etkilenmektedirler. Bu nedenle, bu sorunlar sadece meydana çıktıkları yerlerdeki insanları ve çevreyi tehdit etmiyorlar. Tüm insanların sağlığını ve geleceğini tehdit ediyorlar.
Bölgesel Çevre Sorunları ise, daha çok ortaya çıktıkları bölgedeki eko sistemleri ve dolayısıyla insanları tehdit eden sorunlardır. En önemlileri ise, Eko sistemlerin tahribi ve Biyolojik zenginliğin kaybolmasıdır.
Mahallî Çevre Sorunlarına gelince, bunlar daha çok ortaya çıktıkları yerleri tehdit eden sorunlar olup başlıcaları: Atık Maddeler (Çöpler), Sanayi ve Kimyasal Atıklar ve Zehirli Atıklardır.
Birkaç yıl öncesine kadar çevre sorunları konusunda bazılarını aydınlatmak bazen zor olabiliyordu. Yerel yönetimleri ve yetkilileri uyarmak için bilimsel raporlara ihtiyaç duyuluyordu. Bir çok insan ise çevre sorunlarını ciddîye almıyordu. Ancak, günümüzde herkes bir şeylerin ters gittiğini bizzat kendi beş duyusuyla tecrübe edebiliyor: Kirlenen hava, su ve denizin yanında; yok olan ormanlar ve buralarda yaşayan canlılar. Bunların bir sonucu olarak değişen iklim. Bir yandan kavurucu sıcaklar, bir yandan sel felâketleri. Son birkaç yıldır âdeta Hz. Nuh’tan bu yana yaşanan en büyük sel felâketlerine şahit olunmaktadır.
Çevrenin tahribine seyirci kalan, başka bir ifadeyle çevreyi bilinçsizce tahrip eden; ondaki ilahi denge ve ahengi göz ardı eden modern insan, bunun bedelini çok pahalıya ödemektedir. Bunun en tipik örneği, ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı ağaç ve orman kesimlerinin neden olduğu felâketlerdir. Ağaçların ve ormandaki ekolojik yapıların suyu tutucu ve erozyonu önleyici rolünün gözardı edilerek, bu ağaçlar kesilmiş; böylece yağan yağmurlar sellere ve çamur deryalarına dönüşmüştür. Bunun tipik örnekleri ülkemizin bir çok yerinde özellikle de Senirkent, Zonguldak ve Trabzon’da meydana gelmiş; trilyonlarca maddî zararın yanında, tamir edilemez çevresel zararlara sebebiyet vermiştir.
Artık herkes, çevrenin ve ekolojik dengenin bozulmasının sebep olduğu ve olabileceği sorunlarla ilgili olarak ilk elden tecrübe ve deneylere sahiptir. Burada Rum suresinin 41. Âyeti gerçekten anlamlıdır:
İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah, belki pişmanlık duyup dönerler diye, yaptıklarının bir kısmının cezasını onlara dünyada tattıracak.
Erozyonun Tanimi Ve ÇeŞİtlerİ
Erozyonun kelime anlamı:
Bir varlığın bir değeri yerine getirilemeyecek şekilde yok olmasıdır. Toprak biliminde ise; yeryüzündeki ana materyalin çeşitli etkenlerle aşınıp taşınması olayıdır. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.
Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri
Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralayabiliriz. Çığ zaman zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır.
1- Su Erozyonu
Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86'sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.
2- Çığlar
Türkiye'nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45' den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu'da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir. Türkiye'de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır.
3- Rüzgar Erozyonu
Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak emliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.
Mevcut Durum
Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46'sını % 40'dan fazla eğime ve % 80'den fazlasını da % 15'den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir. Erozyon bütün Dünyada değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır.
Buna karşın Türkiye'de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmuştur. Bunun sonucu olarak ta toprak servetinin kaybı yanında sık sık sel felaketleri meydana gelmektedir. En yakın örnek olarak 1998'de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, rakamlara dökülmesi çok zor maddi zarar meydana gelmiş, insanlarımız acı çekmişlerdir.
EROZYONUN NEDENLERİ
Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler
1- İklim
İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da şekli, şiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. diğer taraftan sıcaklık, yağışların çeşidini, toprağın donmasını ve nem içeriğini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun şiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan Doğu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm. derinliğe kadar donması ve sıcak havalarda gevşemesi olayı, diğer bölgelerimizde yağmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri'nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliği diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduğu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır.
2- Topografya
Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografik etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir. Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliği 700 m., Avrupa'nın 330 m., Afrika'nın 600 m., Asya'nın 1010 m. olmasına rağmen Türkiye'nin ortalama yüksekliği 1132 m. 'ye ulaşmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan değerlendirmede de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin %17,5'u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6'sını kaplamakta , 1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9' a ulaşmaktadır.
Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır.
3- Jeolojik ve Toprak Yapısı
Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neogen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, şiltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır. Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduğu eğimli alanlarda erozyonun şeklini, şiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluşturan ana materyalin yapısı, bünye özelliği, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim şartları altında Anadolu'nun kapalı havzalarında çökelmiş olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiştir. Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır.
4- Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü
Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infiltrasyon kapasitesine sahiptir.
Yanar DaĞlar
YANAR DAĞLAR:
Yanardağlar, yeraltındaki ergimiş kayaların ,kaya parçalarının ve gazların yerkabuğundaki açıklıklardan püskürdüğü oluşumlardır.Art arda olan püskürmeler sonucunda maddelerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıkan yükseltiler de aynı biçimde adlandırılır.Yüzeye çıkan ergimiş durumdaki maddeler zamanla katılaşarak volkanik kayaları oluşturur .Depremler gibi yanardağların da çoğu levha sınırlarına yakın yerlerde bulunur.Öte yandan, nasıl ki, levha sınırlarına uzak yerlerde de zaman zaman deprem olursa, bazı yanardağlar da levhaların iç bölümlerinde bulunur.
Yayılma Sırtları:
Okyanus dibinde. İki levhanın birbirinden uzaklaşmakta olduğu sınırda ,okyanus ortası sırtları ya da yayılma sırtları adı verilen yanardağlardan oluşan sıra dağlar vardır.Levha birbirinden ayrıldıklarında astenosfer üzerindeki basınç azalır.Bunun sonucunda, levha sınırının altında bulunan katı durumdaki minareler tanecikleri ergiyerek magmaya dönüşür.Yükselmeye başlayan yeni magmanın çoğu levha kenarlarında katılaşıp kalır, yüzeye ulaşan bölümü ise okyanus tabanında yanardağlar oluşturur.
“Plastik” Kayalar:
Bilim adamları, astenosferi genellikle “plastik” olarak tanımlarlar.Bunun nedeni, astenosferin büyük bir bölümün yumuşsak olmasına karşın , sıvıdan çok küçük miktarlarda magma bulunan katı mineral taneciklerinden oluştuğunu düşünüyorlar.Astenosferdeki sıcaklığın , minerallerin çoğunu ergitmeye yetecek kadar yüksek olmasına karşın ,üsteki litosfer katmanın neden olduğu yoğun basınç bunu engeller.
Dalma-Batma Bölgesi Yanardağları:
Yanardağlar, iki levhanın çarpışması sonucu birinin diğeri altına daldığı levha sınırlarında oluşur.Dalan levha, 100-200 km derinlikte bulunan ve dalma-batma bölgesi adı verilen bölgede ergimeye başlar ve magmaya dönüşür.Bu magma, levhanın üzerinde biriken tortullar ve ergimiş durumdaki okyanusal litosferden oluşur.Magma ,tortullarla birlikte yerin derinliklerine çekilen su içerir.Oluşan yeni magma ,çatlaklardan geçerek yüzeye püskürür ve üstteki levhanın üzerinde yanardağların oluşuma yol açar.Bu çatlaklar ,levhaların hareketi sonucunda oluşur.Üstteki levhanın okyanusal litosfer levhası olması durumunda ,yanardağların su yüzeyinin üzerinde kalan bölümleri bir dizi volkanik ada oluşturur.
Magma:
Magma, ergimiş durumdaki değişik mineraller ve bazı mineral kristallerinde oluşan lapa benzeri, yoğun bir sıvıdır.Kıvamı, su ve buz kristalleri içeren yarı erimiş durumdaki kar gibidir.Bilim adamları ,magmanın büyük çoğunluğunun astenosferde bulunmakla birlikte bir bölümünün de alt mantonun bazı bölgelerinde geldiğini düşünüyorlar.
Sıcak Noktalar:
Birçok yanardağın oluşumunun levha sınırlarındaki hareketle bağlantılı olmasına karşın bazıları bu sınırlara uzak yerlerde ortaya çıkabilir.Bu yanardağların ”sıcak noktalar” olarak adlandırılan olağanüstü sıcak bölgelerin varlığı sonucunda oluştukları düşünülüyor.
Bilim adamları, sıcak noktaların astenosfer ve alt mantoda bulunduğu varsayılıyor.Sıcak noktalarda, ısı akımlarının mantonun içinden geçerek yükseldiği tahmin ediliyor.Bu olağanüstü ısının basıncın etkisini ortadan kaldırılması sonucunda da magma oluşur.Yüzeye doğru çıkan magma, litosferden geçiş sırasında, yolunun üzerindeki kaya kütlelerini ergiterek kendisine yol açar.Magmanın yüzeye çıktığı yerlerde zamanla yanardağlar oluşur.
Enler Ve İlkler
EN BÜYÜK ÜLKE
Rusya 17.045.400 kmkarelik yüzölçümüne sahiptir.
EN KÜÇÜK ÜLKE
Vatikan yaklaşık 27 dönümdür.Ülke haritasında evler bile çok belirgindir.
İLK DÜNYA HARİTASI
M.S 150 yılında Ptolemaios tarafından çizildi.
KUZEY KUTBUNA İLK ULAŞAN
1909’da Robert Peary’nin Kuzey Kutbu’na ulaşan ilk insan olduğu söylense de bu konuda kesin deliller yoktur.Kutba ulaştığını ilk belgeleyen ve ispatlayan ise 1968’de Ralph Plaisted’dır.
GÜNEY KUTBU’NA İLK ULAŞAN
1911’de Norveçli Ronald Amundsen ve ekibi,güney kutbuna ilk ulaşan insanlardır.
HER İKİ KUTBA DA GİDEN KİŞİ
Amerikalı David Porter,1970’de Güney Kutbu’na,1979’da Kuzey Kutbu’na ulaşmıştır.
EN KALABALIK ÜLKE
Çin, 1.285.000.000 kişi ile en kalabalık ülkedir.
EN KALABALIK ŞEHİR
Tokyo’da 27 milyon insan yaşamaktadır.
EN DERİN YER
Filipinler yakınlarındaki Mariana Çukuru’nun derinliği 11020 metredir.
EN ÇOK KOMŞUSU OLAN ÜLKE
Çin’in 14 komşusu vardır:Kore,Rusya Federasyonu,Moğolistan,Kazakistan,Kırgızistan,T aci kistan,Afganistan,Pakistan,Hindistan,Nepal,Bhutan, Burma,Laos ve Vietnam…
EN UZUN NEHİR
Mısır’a tarih boyu hayat veren Nil,6648 km uzunluktadır.
AVRUPA’NIN EN YÜKSEK YERİ
Elbruz.5633 metre.
AFRİKA’NIN EN YÜKSEK YERİ
Kilimanjaro.5895 metre.
KUZEY AMERİKA’NIN EN YÜKSEK YERİ
McKinley.6194 metre.
GÜNEY AMERİKA’NIN EN YÜKSEK YERİ
Acongagua.6960 metre.
AVUSTRALYA’NIN EN YÜKSEK YERİ
Kosciusko.2228 metre.
ANTARKTİKA’NIN EN YÜKSEK YERİ
Vinson Masif.4898 metre.
EN YÜKSEK ÇAĞLAYAN
Venezüella’daki Angel Çağlayanı 978 metreden akar.
EN BÜYÜK KITA
Asya kıtası 44.500.000 kmkarelik yüzölçümüyle en büyük kıtadır.
EN BÜYÜK ÇÖL
Afrika’nın kuzeybatısındaki Büyük Sahra Çölü, 8.500.000 kmkaredir.
EN BÜYÜK DENİZ
Büyük (Pasifik) Okyanus.166.000.000 kmkare.
GRÖNLAND’A GİDEN İLK DENİZCİ
Ulfsson,900 yılında Grönland’ı keşfetti.
AMERİKA KITASI’NA İLK ULAŞAN
Christopher Columbus,1492’de Amerika’yı keşfetti.Ancak orayı Hindistan sandığı için tam bir keşif yaptı.Ama Amerigo Vespucci,kıtaya ismini vererek tescilledi.
EN ÇOK KITA GÖREN
Kaptan Cook,Antarktika dışında bütün kıtaları görmüştür.
EN ÇOK YAĞMUR ALAN YER
Hawaii’deki Waiale dağında yılın 350 günü yağmur yağar.
EN BÜYÜK DEPREM
1556 yılında Çin’de meydana gelen depremde yaklaşık 850.000 kişi ölmüştür.
EN YÜKSEK FAAL YANARDAĞ
Antofalla yanardağı 6450 metre yüksekliktedir.
EN YÜKSEK YARI FAAL YANARDAĞ
Zaman zaman harekete geçen en yüksek yanardağ,Lullaillaco yanardağıdır.Yüksekliği 6723 metredir.
EN YÜKSEK SÖNMÜŞ YANARDAĞ
Acongagua yanardağı 6960 metre yüksekliğindedir.Bu üç volkan da Arjantin sınırları içinde yer alır.
EN BÜYÜK KÖRFEZ
1.500.000 kmkarelik yüzölçümü ile Meksika Körfezi ile en büyük körfezdir.Kıyı uzunluğu 5000 km.yi bulur.
EN BÜYÜK ADA
Danimarka’ya bağlı Grönland çoğunluğu buz olsa da 2.715.000 kmkarelik yüzölçümü ile en büyük adadır.
EN DERİN GÖL
Baykal Gölü’nün bazı noktaları 2 km derinliğe ulaşır.
EN BÜYÜK DEBİ
Saniyede en çok su taşıyan nehir Amazon’dur.Atlas Okyanusu’na saniyede 120.000 ile 200.000 metreküp arası su taşır.
EN UZUN YER ADI
Tayland’ın başkenti Bangkok’un halk arasındaki adı 166 harften oluşur:Krungthep Mahanakhon Bovorn Batanokosin Mahintharayutthaya Mahadilokpop Noparatratchathani Burirom Udomratchanivetmahasathan Amornpiman Avatarnsathit Sakkathatiyavisnukarmprasit.
YAŞANAN EN YÜKSEK YER
Himalayalar’da 5990 metre yüksekte bulunan bir kalede insanlar yaşamaktadır.
EN BÜYÜK TÜNEL
Japonya’daki Akhi Tüneli 13 km’dir.
DÜNYA’YI EN ÇOK GEZEN İNSAN
Amerikalı Jessie Rosdail,hayatı boyunca K.Kore ve bir Fransız sömürgesi hariç tüm ülkeleri görmüştür.
EN DÜZ ÜLKE
Maldiv Adalarının en yüksek yeri denizden 2,5 metre yeksektedir.
EN ENGEBELİ ÜLKE
Lesotho’nun denize en yakın yeri denizden 1380 metre yüksektedir.
EN UZUN ÜLKE SINIRI
ABD-Kanada arasındaki sınır 6416 km boyunca uzanır.
EN KISA ÜLKE SINIRI
Zambia,Zimbabwe,Botswana ve Namibia bir noktada kesişirler.
EN ÇOK DENİZ SINIRI OLAN ÜLKE
Kanada kıyıları 244.000 km uzunluğa sahiptir.
EN AZ DENİZ SINIRI OLAN ÜLKE
Hiç kıyısı olmayan ülkeler haricinde Togo’nun denize 73 km sınırı vardır.
EN KURAK YER
Şili’deki Atacama Çölü’ne en son 400 yıl önce yağmur yağmıştır.
DENİZE EN UZAK YER
Çin’in Sin Kiang eyaletinde bir yer denizden 2400 km uzaklıktadır.
EN UZUN MAĞARA
Kentucky’deki bir mağara 350 km uzunluktadır.
EN SADE MİLLİ BAYRAK
Libya bayrağı sadece yeşil renkten oluşur ve üzerinde hiçbir desen yoktur.
Güneş Sistemi ve Gezegenler
GÜNEŞ
Güneş sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya’dan ortalama 149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan dev bir gaz küresi olan Güneş’in en önemli bileşeni hidrojendir; yaklaşık % 5 oranında helyum ve daha ağır elementleri içerir. 1,99x10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu enerji, en çok, görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer’de yaşamın sürmesinin başlıca nedenidir.
Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır olan bilinen en büyük yıldızlara karşılaştırılınca, Güneş, astronomi sınıflandırmasında cüce yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı, Gökadamız’daki (samanyolu) bütün yıldızların ortalama kütlesine ve büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız Yer’den daha küçük ve daha hafiftir. Güneş, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi nedeniyle, astronomlar tarafından kullanılan tayf türleri şemasında “G2 cüce” diye de sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf şiddeti, 5000 A’ya yakın dalga boylarında en büyüktür; güneş ışığının niteleyici sarı rengi bundan ileri gelmektedir.
Güneş’le ilgili modern çalışmalar, Galilei’nin güneş lekelerine ilişkin gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak Güneş’in dönüşünü bulmasıyla 1611’de başladı. Güneş’in büyüklüğüne ve Yer’den uzaklığına ilişkin ilk yaklaşık doğru belirleme, 1684’te yapıldı; bu belirlemede, Fransız Akademisi’nin 1672’de Mars’ın Yer’e yaklaşması sırasında yaptığı nirengi (üçgenleme) gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı. Joseph von Fraunhofer tarafından 1814’te Güneş’in soğurma çizgili tayfının bulunması ve Gustav Kirchhoff tarafından 1859’da bunun fiziksel yorumunun yapılması, güneş astrofiziği çağını başlattı; bu dönemde, Güneş’i oluşturan maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileşimini etkili olarak inceleme olanağı doğdu. 1908’de George Ellery Hale, güneş lekelerinin güçlü magnetik alanlarını belirledi; 1939’da Hans Bethe, güneş enerjisinin oluşumunda nükleer füzyonun oynadığı rolü aydınlattı.
Yeni gelişmeler, bilim adamlarının Güneş’le ilgili görüşlerini değiştirmeyi sürdürmektedir. Güneş rüzgarının doğrudan doğruya belirlenmesi 1962’de gerçekleştirilmiş, Güneş’in yüksek hızlı tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa 1969’da taç (korona) deliklerine ilişkin gözlemlerle belirlenmiştir...!!!
Yeni Gelişmeler
Güneş’in hala çözülememiş birçok gizi vardır. Sözgelimi, güneş enerjisinin en büyük kaynağı olduğu düşünülen proton-proton tepkimesinin, “nötrino” diye adlandırılan belirli sayıda parçacık da üretiyor olması gerekir; ama günümüze kadar yapılan araştırmalarda, kuramın öngördüğünden çok daha az nötrino belirlenmiştir. İleri sürülen köktenci bir önermeye göre, Güneş, beklendiğinden daha az nötrino üretir; çünkü toplam kütlesinin yaklaşık %0,5’ini oluşturan demir-plazma bir çekirdeği vardır. Bazı fizikçilerse, büyük birleşme kuramlarında öngörülen ve bazen evrendeki “kayıp madde” olduğu ileri sürülen zayıf etkileşimli çok büyük parçacıkların (“Wimp”lerin) Güneş’in derinliklerinde var olabilecekleri ve Güneş’in sıcaklığını, nötrinoların olmayışını açıklayacak kadar düşürebilecekleri biçiminde bir kuram geliştirmişlerdir. Başka bir öneriye göre de, Güneş’in çekirdeğindeki elektron türü nötrinolar, yüzeye doğru ilerlerken, günümüzdeki detektörlerle gözlenemeyen muon türü nötrinolara dönüşmektedir.
1960 yıllarının başlarında, ışıkkürenin ışınım salınımları (osilasyon) belirlenmiştir; o tarihten bu yana söz konusu salınımlar, Güneş’in taşınım kuşağını oluşturan belirli tabakalar arasında “ses dalgalarının rezonant yakalanması” diye açıklanmaktadır. ABD Ulusal Güneş Gözlemevi’nin öncülüğüyle, Küresel Salınım Ağı Grubu, bu salınımları yakından araştırmaktadır. Bu tür araştırmalar sayesinde bilimadamları, ışıkkürenin altında gözlenen Güneş tabakalarının yoğunluk, sıcaklık ve hız kalıplarını irdeleme olanağını elde etmektedirler: Bilimadamları, yaklaşık 80 yıllık bir çevrimle Güneş’in çapının, ortalama çapın aşağı yukarı %0,01’i kadar dalgalandığını da gözlemişlerdir. Daha uzun dönemli genleşip büzülmelerin de söz konusu olabileceği düşünülmektedir...!!!
MERKÜR
üneş’e en yakın gezegen. Merkür, sıcaktan kavrulan uydusuz küçük bir dünya görünümündedir. Gök dürbünüyle ya da teleskopla gözlemlendiğinde, yörüngesinin Yer ile Güneş arasından geçmesi nedeniyle, evrelerinin Ay’a benzer olduğu görülür. Ancak, söz konusu evreler, yüzeyinin incelenmesini güçleştirmektedir; çünkü, Yer’e en yakın olduğu zaman, gezegenin Yer’e dönük yüzeyi gölgede kalır; aydınlık yarıküresini Yer’e döndürdüğünde de, çok uzakta bulunur.
Merkür’ün ekvator çapı 4.880 km’dir. Kütlesi çok küçük, ağırlığı Yer’in ağırlığının yaklaşık yirmide biri kadardır. Bir karşılaştırma gerekirse, Yer’e değil de Ay’a göre yapmak yerinde olur. Çekiminin zayıf olması nedeniyle, atmosferinin aşağı yukarı tümünü yitirdiği sanılmaktadır. Bununla birlikte Fransız gökbilimcisi Dollfus ve Rus gökbilimcisi Moroz, bir karbondioksit atmosferinin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Yüzeyinin hemen üstündeki az miktarda hidrojen, helyum ve oksijenin, Güneş rüzgarı kökenli olduğu düşünülmektedir.
Merkür, dolanımını yaklaşık 88 Yer gününde tamamlar; dolayısıyla Merkür yılı, Yer yılından dört kat kısadır. Güneş’e uzaklığı yaklaşık 58 milyon km’dir; bu nedenle, Güneş’in yaydığı ışınım ve taneciklerle baştan başa taranır. Merkür’ün yüzeyinde, Ay’daki denizleri oluşturan büyük lav akıntılarına benzer, koyu renkli, hareketsiz lekeler görülür; ancak bunları gözlemlemek ve gezegenin haritasını çizmek oldukça güçtür.
XIX. yy’da yanlış bir yorumla, Merkür’ün bir yüzünün sürekli Güneş’e dönük olduğu, gölgede kalan yarıküresinde sonsuz bir gece olduğu, bu nedenle de gölgede kalan yarıkürede, sıcaklığın mutlak sıfıra yakın olması gerektiği düşünülmüştür. Oysa, 1962’de ABD’li gökbilimci Howard, Merkür’ün karanlık yarıküresinin, sanıldığından daha sıcak olduğunu belirlemiştir. Bu veri, gezegenin kendi çevresinde, yörüngesel dolanımından daha değişik bir devirle döndüğünü gösterir.
Merkür’de gün süresi, radar ölçümleriyle yapılan hesaplara göre, çok uzundur ve ekseni çevresinde çok yavaş dönen gezegen, yaklaşık 58 Yer gününde tam bir dönüş yapar. Çok hızlı dolanımı göz önünde alınırsa, Merkür’ün yüzeyindeki bir noktada Güneş’in art arda iki yükselişi arasındaki aralık, 167 Yer günü sürer: Yani, gezegende, her “gündüz”, 2 Yer yılı sürer.
Merkür’ün yüzeyindeki her noktayı, Güneş üç ay süreyle yakar, kavurur; sonraki üç aydaysa, buzlu bir gece egemendir. Bu nedenle Merkür’de yaşam bulunmadığı kesinleşmiştir.
1974’te ABD uzay aracı Mariner 10’un gönderdiği, Merkür’ün yüzeyiyle ilgili ayrıntılı fotoğraflardan, büyük yanardağ kraterleriyle dolu yüksek yaylaların, yüzeyine Ay’ın yüzeyine benzer bir görünüm verdiği belirlenmiştir. Ayrıca, Ay’dakini andırır ovalar (en büyüğü 1.300 km) bulunduğu belirlenmiştir...!!!
VENÜS
Güneş sisteminde Yer ile Merkür arasında yeralan gezegen. Güneş ve Ay’dan sonra en parlak gök cismi olan, gece ilk parlayan, sabah son sönen yıldız olduğundan halk arasında Çobanyıldızı, Çolpan, Çulpan da denen Venüs, 50 km kalınlığında, 400 km/saat hızla esen şiddetli rüzgarların etkisiyle çevresini 4 günde dolaşan kalın bulutumsu bir örtüyle kaplı olduğundan Yer’e en yakın (41 milyon kilometre) gezegen olmasına karşılık, en az tanınan gezegendir. Atmosferin başlıca özellikleri arasında 25 km yükseltiye kadar berrak ve sakin olması, sıcaklığın 500 C’a, basıncın 100 bara yaklaşması ve %95 oranında karbondioksit gazı içermesi sayılabilir. Ekvator çapı 12.104 km, kutup çapı 12.104 km, basıklığı 0, Güneş’e en çok uzaklığı 109.000.000 km, Yer’e en çok uzaklığı 258.000.000 km, Güneş’e en az uzaklığı 107.400.000 km, Yer’e en az uzaklığı da 41.000.000 km’dir.
Venüs 8 sondasıyla yapılan ölçümler, gezegen yüzeyinde sıcaklığın 460 C – 48 C arasında değiştiğini göstermiştir. Güneş ışınları bulutlardan yavaş yavaş sızarak yüzeye ulaşır; gezegenin göğü sürekli kapalı olduğundan, ısı çok küçük ölçülerde ışıyabilir. Üstelik atmosfer, kayaçlar üstünde büyük bir basınç uygular. Sondalar, gezegen yüzeyinde yaklaşık 87,3 atmosferlik bir basınç ölçmüştür. Yüzeyin ilk fotoğraflarını, Venera 9 ve Venera 10 uyduları çekmiş, 1982’de Venera 13 ve Venera 14 renkli fotoğraflar elde etmişlerdir...!!!
AY
Ay, Dünya’nın tek doğal uydusudur ve bazı özellikleri nedeniyle Güneş sisteminin değişik bir üyesidir. 3.476 km’lik çapıyla Dünya’nın dörtte biri büyüklüğündedir ve 81,3 kat daha hafiftir. Güneş sisteminde Ay’dan hem daha büyük, hem de daha ağır uydular bulunmasına karşın, Pluton’un yeni keşfedilen uydusu dışında hiçbiri, uydusu oldukları gezegenlerden yoğunluk ve hacim bakımından fazla farklı değildir. Dünya-Ay sistemi tam anlamıyla çift gezegen oluşturmaktadır...!!!
Gökbilimsel Veriler
Ay, Dünya’nın çevresinde, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü düzleme 5 8’ 43” bir eğimi olan elips biçimli bir yörünge üzerinde döner. Dünya’ya olan uzaklığı 356.000 km ile 407.000 km arasında değişir; ortalama uzaklığı 384.000 km’dir. Bu uzaklık en yakın durumda olduklarında bile Venüs ve Merih’e olan uzaklığın %1’i kadardır. Gökyüzünde gördüğümüz Ay yuvarlağının çapı 31’ 5” 2 dolayındadır.
Ay’ın Dünya çevresindeki dönüşünü tamamlayarak gökyüzünde eski durumunu alması, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniye alır. Dünya Güneş’in çevresinde Ay’ın dönüş yönüyle aynı yönde döndüğü için aynı görünüşe ulaşılması 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 2,8 saniye sürer. Bu süre iki dolunay arasındaki zamana eşittir ve çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Ay'’n ortalama hızı, 1,023 km/saniye’dir. Ve bu değer ortalama açısal hız olarak saatte 33 dakikalık bir açıya eşdeğerdir; bu da Ay’ın çapından biraz fazladır.
Uzaydaki hareketinin yanısıra Ay, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniyede kendi ekseni çevresinde de döner. Bunun sonucu olarak hemen hemen her zaman aynı yüzü Dünya’ya dönüktür. Yörüngesel hareketindeki düzensizlikler ve yörüngesinin ekliptik düzleme eğik olması “optik titremeler” yaratarak Dünya’dan Ay’ın yüzeyinin %59’unun görünmesini sağlar. Kalan %41’lik bölüm, Luna 3 adlı Rus uzay gemisinin Ekim 1959’da fotoğraflarını çekmesine kadar bilinmiyordu. O günden bu yana ayrıntılı haritaları çıkarılmıştır...!!!
İç Yapısı
Ay’ın iç yapısına ilişkin en önemli ipuçlarını yoğunluğu ve hacmi verir: Ortalama yoğunluğu 3,34 gr/cm3’tür. Apollo Programı 31’in Ay’dan Dünya’ya getirdiği taşların yoğunluğu 3,1 ve 3,5 gr/cm3 arasında değiştiği için, bu bulgu Ay’ın iç yapısının dış yapısından çok fazla farklı olması –yani yoğunluğunun çok farklı olması- olasılığını azaltmaktadır.
Ay’ın litostatik basıncı, yüzeyde sıfır ve merkezde 47,1 kilobar, litosferin çoğu yerindeyse ortalama 10 kb’dır. Bu değer, tipik Ay taşlarının ezici gücünün de üzerindedir ve bu yüzden egemen olan basınç, kütlesinin çoğunun katı maddelerden oluşmasına karşın Ay’ın küresel biçimli olmasını sağlar. Kütlesinin sertliği, Apollo’nun Ay yüzeyine yerleştirdiği sismograflarca da doğrulanmıştır. Tüm kanıtların ışığında, Ay’ın depremler açısından Dünya’dan çok daha sakin olduğu görülmektedir.
Kaydedilen Ay sarsıntılarının merkezlerinin Ay’ın kabuğunun 600-900 km altında olduğu saptanmıştır. Bu sarsıntıların sismik kayıtlarının gösterdiği basınç ve esnek dalgalar, bu dalgaların yayıldığı katmanların sıvı olamayacağını göstermektedir. Ay sarsıntılarının sönme süresinin bu denli uzun olması, Ay yüzeyinin ölçülebilen miktarda sismik dalgalar yayabilmesi için oldukça çatlak katmanlardan oluştuğunu göstermektedir.
Sismik kayıtların gösterdiği sertlik derecesine koşut olarak, Ay’ın uzaydaki hareketi boyunca Güneş rüzgarıyla etkileşmesinin kayıtları da Ay’ın bir iletken gibi davrandığını doğrular. İletkenliği, 1.500 C’de hala katı gibi davranabilen silikon taşlarınkine denktir. Ay’ın iki kutuplu bir magnetik alanının olmaması, Ay’ın madeni bir çekirdeği olmadığını kanıtlar...!!!
Kimyasal Yapısı
Ay’ın kimyasal yapısına ilişkin ilk verileri, 1969 yılında Apollo Dünya’ya getirdi. Bu verilerin dayandığı taşlar Ay’ın yüzeyinden alınmış olmasına karşın, Ay’ın iç yapısının fazlaca farklı olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Atomik bileşim olarak Ay’da en fazla bulunan element oksijendir: Ay’ın kabuğunun ağırlık olarak %60’ını oluşturur. Oksijeni, %16-17 ile silikon, %6-10 ile alüminyum, %4-6 ile kalsiyum, %3-6 ile magnezyum, %2-5 ile demir ve %1-2 ile titanyum izler. Tüm diğer elementler ağırlık olarak %1’den daha azdır. Oksijen, silikon ve alüminyum, Ay’da da Dünya’da bulundukları miktara yakın miktarda bulunurlar. Demir ve titanyum miktarları Ay’da daha fazladır; alkali metaller, kömür ve nitrojense Dünya’ya oranla daha az bulunur.
Bu elementlerden oluşan bileşiklerden silis (SiO2), ağırlık olarak Ay kabuğunun %40-50’sini oluşturur. Dünya’nın kabuğundaki silis miktarı %48,5’tir. Demir oksit (FeO) ve kalsiyum oksit (CaO) Ay’ın kabuğunda %10-20’lik bir ağırlık taşırlar. Tüm oksitlenmiş bileşikler Ay’da oksitlenmelerinin en düşük durumunda bulunurlar: çünkü, 1.100-1.200 C ısılarda katılaşmışlardır. Ay’da H2O’nun (suyun) hiçbir biçimi bulunmaz; ayda su izine rastlanmamıştır. Ay’da bulunan hidrojen, Güneş rüzgarlarınca taşınmıştır ve oksitlenmeyle oluşan su, hemen Güneş tarafından ayrıştırılır...!!!
Yüzey Özellikleri
Daha ayrıntılı teleskopik ve uydu gözlemleri olduğu kadar çıplak gözle yapılan gözlemler de Ay’ın iki farklı türde araziden oluştuğunu gösterir. İlki engebeli, daha parlak, dağlarla doludur ve Ay’ın görünen yarısının üçte ikisini görünmeyen yarısınınsa onda dokuzunu kaplar. İkinci türe Latince “denizler” anlamına gelen maria adı verilir. Kıtalar için kullanılan “yükseklikler” sözcüğü de, gerçek anlamı düşünüldüğünde, o alanın tümü yüksek olmadığı için yanlıştır. Maria da, o alanın suyla hiç ıslanmadığı düşünüldüğünde yanlış bir addır.
Ay’ın teleskoplarla incelemesi sonucunda tüm yüzeyinin kraterlerle kaplı olduğu anlaşılmıştır. Kraterlerin sayıları çok fazladır; büyüklükleri, Mare İmbrium (Yağmur denizi) ya da Mare Orientale (Doğu denizi) gibi oluşumların 1.000 km genişliğinden, Apollo’nun Dünya’ya getirdiği saydam taşların oluşturduğu 10-20 mikronluk çukurlara kadar değişir. Bu oluşumların kökeni artık belirlenmiştir: Asteroitlerden kuyrukluyıldızlara kadar çeşitli gök cisimlerinin etkisiyle oluşmuşlardır. Ay’ın yüzeyi bir atmosfer tabakasıyla kaplı olmadığı için, Ay’a çarpan tüm cisimlerin Ay üzerindeki etkileri, saniyede birkaç kilometrelik kozmik hızlarla oluşmaktadır. 3 km/saniye hızla hareket eden bir parçacık, aynı ağırlıktaki TNT’nin patlamasıyla çıkan enerjiye eşit miktarda kinetik enerjiye sahiptir. Bu kinetik enerji bir etkiyle harcandığında, mekanik ya da ısıl enerji olarak başka bir biçim alır; sonuç, krater adı verilen izlerdir. Küçük ve orta büyüklükteki kraterler, vuruş merkezindeki taş tabakalarını ortaya çıkaracak biçimde oluşmuştur. 100 km’lik büyük kraterlerin oluşumunda ortaya çıkan ısı, tüm krater yüzeyinin eriyik maddelerle kaplanmasına yolaçmıştır. Ay’ın yüzeyindeki en büyük oluşumlardan dairesel Maria’da yüzeyin lavlarla kaplanması, kraterin oluşumundan yalnızca birkaç yüz milyon yıl sonra oluşmuştur.
Bu bilgiler, Apollo’nun getirdiği Ay taşlarının mineral bileşimiyle tamamen uyuşmaktadır. Mineraloji açısından Ay “maria”sının çukurlarını kaplayan koyu saydam maddenin ana yapısı, bazaltlı gabbro olarak tanımlanabilir. Bu madde, Dünya’daki lavlara benzerse de demir ve titanyumca daha zengindir. Buna karşı, kıtasal alanları oluşturan taşlar, Dünya’daki granitlere benzeyen feldispat taşlarıdır. Bunlar, Anortozit denen bir çeşit saf feldispat içerirler. Anortozitler bazalt taşların demir ya da magnezyumunu alüminyumla değiştirip onların hem daha açık renkli olmasını sağlamış, hem de ağırlıklarını azaltmıştır. Ay’da anortozitlerin bulunması, Ay’ın kabuğunun kimyasal olarak farklılaşmış ve demir gibi ağır elementlerin daha hafif bileşenlere ayrılmış olduğunu gösterir. Buna ek olarak, anortozitler çoğunlukla iri taneli mineraller içerirler. Bunun anlamıysa, eriyik durumundayken yavaş yavaş soğudukları, dolayısıyla bu olayın Ay yüzünde gerçekleşmediğidir.
Ay’daki kayaların fiziksel dokusu, kimyasal bileşimlerinden daha da ilginçtir. Çünkü bu doku, Ay yüzeyi oluşumlarının kökenini ortaya koymaktadır. Dikkat çekici olan, Ay kıtalarından getirilen gereçlerin ağırlıkla %85-90’ını breşlerin oluşturmasıdır. Breşler, önceden var olan billursu yapıdaki kayalardan oluşan polimiktik (çeşitli maden tozlarından oluşan) konglomeralardır. Bu kayalar, ilk katılaşmalarından önce ortaya çıkan olaylar sonucu, farklı kökenlerden türemiş köşeli parçalar oluşturarak kaynaşmışlardır. Böylesi breşlerin yapısında ani başkalaşımlar (yüksek sıcaklığın ve çarpmayla oluşan basıncın yol açtığı değişiklikler) belirgin biçimde görülür. Buradan da, çeşitli büyüklüklerdeki gök cisimlerinin yüksek hızlarla Ay yüzeyine çarparak breşlerin kendilerine has yapısını değiştirdiği kesin olarak anlaşılmaktadır. Ay yörüngesindeki uzay araçları, yerçekiminin son derece yüksek olduğu bölgeler buldu. Maskon adı verilen bu bölgeler, genellikle maria alanlarının pek çoğunun altında bulunur. Bunların, çarpma etkileriyle maria alanlarını oluşturan cisimlerdeki maddelerin ya da aynı alanların lav püskürmesi sonucu eriyik durumundaki iç katmanlardan gelen volkanik kayalardaki yoğun maddelerin derine gömülmüş artıklarının kimi yerlerde yoğunlaşması sonucu ortaya çıktıkları düşünülmektedir...!!!
Sıcaklık
Ay’ın tek ısı kaynağı Güneş’tir, dolayısıyla atmosferden yoksun olmasaydı ortalama sıcaklığı yeryüzününkiyle aynı olacaktı. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar arasındaki fark çok yüksektir. Güneş’in hemen altındaki Ay’ın tropikal bölgesinde yüzey sıcaklığı 130 C’dir; ancak, yüzey gün batımına doğru hızla soğur ve gece yarısıyla Güneş’in doğması arasında 173 C düşer. Bu yüzden Ay’ın tropikal bölgesindeki günlük sıcaklık değişimi, 300 C’ı geçer; suyun günlük kaynama sıcaklığının çok yukarılarından sıvı havanın sıcaklığına kadar değişiklikler gösterir. Ancak bu alt ve üst sınırlar, yalnızca tropikal bölge ve uzaya açık yüzey için geçerlidir. Ay yüzeyindeki maddelerin yalıtıcı özelliklerinden ötürü, günlük sıcak ya da soğuk dalgaları, yarım metreden daha aşağısını etkilemez: Bu derinliklerde radyo spektrumu içinde kalan ısı yayılımı gün boyunca sabit kalır ve -30 C dolayında bir ortalama sıcaklığa denktir...!!!
Oluşum ve Evrim
1969-72 yılları arasında Apollo ekiplerinin Ay’ın çeşitli yerlerinden topladıkları kayaların radyometrik yüzölçümleri, Ay’ın yerbilimsel tarihine ilişkin kanıtlar ortaya koydu. Her bir bölgede bulunan maddeler arasındaki en eski parçacıkların yaşı, 4,5-4,6 milyar yıl arasındaydı. Bilinen en eski krondritik meteorların yaşı da bu civarda olduğundan, tüm Güneş sisteminin yaşı da 4,6 milyar yıl olabilir. Bu yaştaki hiçbir madde büyük parçalar halinde duramayacağından Ay’ın oluşumunun ilk 200 ya da 300 milyon yılı sırasında, yani bombardıman etkisi yapacak gezegenler arası maddelerin büyük ölçüde yok olmasından önce, Ay yüzeyinin bombalanması sonucu bu maddeler, parçalanıp Ay’ın dört bir yanına taşınmış olabilir.
Yaş ölçümü sonuçları, Ay’ın değişik bölgelerini ortadan kaldıran ve kraterler oluşturan çarpmaların büyük bir bölümünün, Ay’ın oluşumunun ilk 500 milyar yılı içinde gerçekleştiğini gösterdi. Dairesel maria olarak bildiğimiz oyuklara yolaçan bu çarpmaların en büyüğü, Ay’ın oluşumundan 400-800 milyon yıl sonra ya da günümüzden 3,3-3,8 milyon yıl önce gerçekleşti. Oluşumunun ilk 800 milyon yılında Ay yüzeyinde başka bir bazalt görülmedi, 600 milyon yıl sonrasına kadar da yeni bazalt oluşmadı.
Ay’ın yaşamının üçte ikisinden çoğunu oluşturan geçtiğimiz 3 milyar yıl içinde, Ay’da başka bir şey olmadı. Taşlarla kaplı yüzü kozmik havanın etkisinde kalmaya devam etti ve yeni çarpmaların sıklığı giderek azaldı. Sonraki milyonlarca yıl süresince, Ay’ın yüzeyi gitgide taşlaşmış bir buruşukluk kazandı. Bu geçen uzun zaman içinde Ay’da gerçekleşen gelişmeler Güneş sisteminin durumunu yansıtmaktadır; Ay, adeta geçmişi yansıtan bir fosil gibidir...!!!
MARS (MERİH)
Yer ile Jüpiter arasında yeralan Merih (ya da Mars), Güneş’e ortalama uzaklığı 228 milyon kilometre olan bir yörünge çizer ve bir Merih yılı 687 yer günü sürer. 1877’de bulunan çok küçük iki uydusundan (yakınından geçerken çekim gücüyle yakaladığı küçük gezegenler oldukları sanılır) büyüğü Phobos, yaklaşık 25 km boyunda, 21 km eninde, çevresi düzensiz bir gezegendir. Küçük uydusu Deimor’un çapı, ortalama 8 km’dir.
Merih’in çapı 6.794 km, kütlesi Yer kütlesinin %11’i kadardır. Yüzeyindeki genelçekim, Yer’deki çekimin yüzde 38’i kadardır; yani, Yer’de 70 kg olan bir astronot, Merih’te 27 kg gelecektir. Bu zayıf genelçekim, gezegenin çevresinde önemli bir atmosfer tutulmasına olanak vermemiş ve gaz moleküllerinin büyük bölümünün, uzayda dağılmasına yolaçmıştır. Söz konusu atmosfer tabakasının düşük yoğunluğu, ancak böyle bir olayla açıklanabilir. ABD uzay araçları Mariner 4, 6, 7, 9’un ve SSCB uzay araçları Mars 2 ve 3’ün yardımıyla elde edilen bulgulara göre, çevresinde, 30 km yükseltideki Yer atmosferine eşdeğerli olan seyreltik bir atmosfer vardır.
Ayrıca, 1947’den bu yana tayfçekerlerle elde edilen verilere göre, Merih’in atmosferi Yer’dekinden çok değişiktir ve temel bileşeni azot değil, karbondioksittir. 1963’te aynı yöntemle, 1972’de de Mariner 9 aracıyla sağlanan bulgularsa, Merih atmosferinde çok az su buharı bulunduğunu ortaya koymuştur.
Büyük bir titizlikle arandığı halde, gezegende oksijene rastlanmamıştır. Dolayısıyla, çevre atmosferde, Güneş’in morötesi ışınlarına karşı canlıları koruyacak ozon tabakası yoktur. Öte yandan 1965’te Mariner 4 aracının sağladığı bulgular, Merih’in çevresinde magnetik alan olmadığını kanıtlamıştır. Bu nedenle, uzaydan gelen taneciklere karşı bir ekran görevi yapan Yer çevresindeki Van Allen kuşağına benzer bir oluşuma, gezegenin çevre uzayında rastlanmaz. Bu olgu, Merih yüzeyinin ışınımların ve taneciklerin sürekli bombardımanı altında kaldığı sonucunu verir.
Merih, kendi çevresinde 24 saat 37 dakikada döner. Bu nedenle, Yer ile Merih’te, gece ve gündüz süreleri aşağı yukarı aynıdır; ayrıca, gezegenin dönme ekseninin eğimi, Yer ekseninin eğiminden çok az büyüktür. Dolayısıyla, yıl boyunca gezegenin göğünde Güneş’in yüksekliği değiştiğinden, mevsimler oluşur; ama Yer’dekilere oranla daha uzun sürerler ve sıcaklık değişiklikleri büyük boyutlara ulaşır.
Merih’te atmosferin çok seyreltik olması nedeniyle, günlük sıcaklık değişiklikleri de çok büyüktür. Gezegen ekvatorunda, öğleden az sonra sıcaklık 5 C dolayında olduğu halde, gün batımında -70 C’a düştüğü saptanmıştır. Mariner 9’un gezegenin kutuplarında ölçtüğü sıcaklık, -90 C düzeyindedir.
Merih çevresinde yörüngeye giren uzay sondalarının, özellikle Mariner 9’un topladığı veriler, gezegenle ilgili bilgileri oldukça geliştirmiş, 7.000’i aşkın fotoğraf ve Merih atmosferinin çeşitli bağıl ölçümleri, gezegenin daha iyi tanınmasını sağlamıştır.
Merih önemli jeolojik etkinlikler geçirmiştir; kuşkusuz hala da geçirmektedir. Dağları ve ve yanardağ kraterleri, Yer’de görülenlerden daha geniştir; ekvator bölgesinde, 4.000 km uzunluğunda ve yaklaşık 6.000 m derinliğinde çok büyük bir kanyon gözlemlenmiştir. Zaman zaman 200 km/saat hızla ulaşan rüzgarların ve çok şiddetli fırtınaların, gezegen yüzeyini etkilediği anlaşılmaktadır; nitekim, Mariner 9, yörüngesine varır varmaz, böyle bir olay saptamıştır. Kum, toz, belki de buz billurlarıyla yüklü rüzgarların, engebelerin aşınmasında en önemli etken olduğu sanılmaktadır.
Merih konusundaki önemli sorunlardan biri de, yüzeyinde su bulunmamasıdır. Yanardağ olaylarıyla açıklanamayan dolambaçlı vadilerin fotoğrafları çekilmiş, bazı kraterlerin çevresinde bulutlar gözlemlenmiş ve 20.000 kilometre yükseltiye ulaşan bir hidrojen kuşağı ortaya çıkarılmış olmakla birlikte, söz konusu hidrojenin, Merih’in genelçekim gücünden kurtulan su buharı moleküllerinin ayrışmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Ayrıca, gezegenin kutuplarında (özellikle Kuzey kutbunda) bulunan ve karbon karından oluştuğu sanılan örtüler, büyük ölçüde, buz halinde su saklayabilir; bu varsayım, gezegen atmosferindeki su buharı oranının düşüklüğünü açıklar.
Bununla birlikte, Merih’te ilkel bir yaşamın bulunup bulunmadığına kesin karar verebilmek için, bilgiler henüz yeterli değildir. Bu konuda, 25 Eylül 1992’de fırlatılan Mars Observer adlı uzay aracının (ABD), önemli veriler sağlayacağı umulmaktadır...!!!
JÜPİTER
Güneş’e uzaklık açısından beşinci gezegen. Aynı zamanda da kütlesi bakımından en büyük gezegen olan Jüpiter’in kütlesi, bütün gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katı, Yer’in kütlesininse 318 katıdır. Yoğunluğu (1,3 gr/cm3) nispeten düşük olduğundan, hacmi de Dünya’dan 1.000 kez fazladır. Buna karşılık, Güneş’ten 1.000 kez küçüktür. Jüpiter’in ekseni çevresindeki dönüş hızının yüksek oluşu (her 9 saat 55,5 dakikada bir dolanım) nedeniyle, biçimi büyük ölçüde yassıdır. Ekvator çapının 142.800 km olmasına karşılık, kuzey ve güney kutupları arasındaki uzaklık yalnızca 133.500 km’dir. Jüpiter, Güneş çevresindeki yörüngesini, Yer’in Güneş’e uzaklığının 5,2 katı olan Güneş’e 778,3 milyon km uzaklıkta bulunduğu noktada, 11,9 yılda tamamlar...!!!
Oluşumu, Yapısı, Bileşimi ve İklimi
Jüpiter’in, tıpkı Güneş gibi, en eski Güneş bulutsusunun bir bölümünün genelçekim hızının apansızın düşmesi sonucu oluştuğu varsayılmaktadır. Jüpiter’in çekirdeği (günümüzde bu çekirdek, kütlesi Yer’in kütlesinden birçok kat fazla bir kayaç kütlesidir) oluşunca ve yeterli büyüklüğe ulaşınca, yerçekimi nedeniyle bu çekirdeğin çevresinde bulutsu gazlarından bir tabaka oluşmuştur. Güneş gibi Jüpiter de başlangıçta hidrojen ve helyumdan oluşmuştur ve sıcaklığın yeterince fazla olması nedeniyle, atmosferi altında katı düzlem bulunmaz; yalnızca gaz ile sıvı arasında dereceli bir geçiş sözkonusudur. Gezegen yüzeyinden merkeze uzaklığın yaklaşık dörtte birine ulaşıldığında, sıcaklık ve basınç öylesine artar ki, sıvı, bir metal sıvısı halindedir; bu olguyu fizikçiler, moleküllerin dış yörünge elektronlarından arınmasına bağlamaktadırlar.
Jüpiter’in atmosferinde ayrıca az miktarda su, amonyak, metan, vb. organik bileşikler (karbon gibi) bulunur. Astronomlar, Jüpiter’in atmosferinde birbirlerinden 30 km uzaklıkta üç bulut tabakasının yeraldığını varsaymaktadırlar. En alttaki bulut tabakası buz parçacıkları ve damlacıklarından oluşmuştur; bir üst tabaka, amonyak ve hidrojen sülfür bileşikleri billurlarından, dış tabakaysa amonyak buzlarından oluşmuştur. Gözlemlenen bulutlardan mavi renkli olanlar sıcak, dolayısıyla da en az yüksekliktedir; kahverengi, beyaz ve kırmızı olanlar renk sırasına göre az bir yükseklikten giderek daha yükseğe doğru sıralanır. Bulut tabakalaşmasının bir kimyasal dengesizlikten kaynaklandığı, bulutlara rengini de kükürt, fosfor ve organik bileşiklerin verdiği sanılmaktadır. Söz konusu dengesizliğin yüklü parçacıkların birbiriyle çarpışmasından ileri geldiği düşünülmektedir. 1979’da Jüpiter’in yakınından geçen iki Voyager uzay aracı, gezegenin karanlık yüzünde kutup ışığına benzer bir ışığın varlığını belirlemiştir.
Jüpiter’deki rüzgarlar, gezegen ekvatoruna paralel hava akımları biçiminde hareket ederler. Kimisi doğu, kimisi batı yönünde esen rüzgarların başlıcalarının hızları, iç dolanımlarına bağlı olarak saniyede yüz metreyi bulabilir. Bölgesel hava akımlarının enlemleri, yeryüzünden teleskoplarla gözlemlenen kalın turuncu-kahverengi ve beyazımsı bulut kuşaklarıyla bağıntılıdır. Bulut renkleri arasındaki farklılıklar, gaz miktarlarının bazı bulut kuşaklarında yüksek, bazı kuşaklarda düşük olmasından kaynaklanır.
Jüpiter’in iklim koşulları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Atmosferinde bazısı birkaç gün, bazısı çok daha uzun süren burgaç ve kasırgalar oluşur. Uzun süreli beyaz lekeler ve Yer boyutlarında dev kızıl lekeler gibi büyük boyutlu burgaçlar, varlıklarını uzun süre sürdürürler...!!!
Magnetik Alan
Gezegenin dolanımı ile içinin metalik hidrojen yapısı, Yer’in erimiş demir çekirdeğininkinden daha yüksek bir magnetik alan oluşturur; Jüpiter’in magnetik alanı Yer’inkinden 4.000 kez güçlüdür; tıpkı bir mıknatıs çubuğu gibi, kabaca iki kutupludur. Jüpiter ekseni çevresinde döndükçe, magnetik alan da sarsıntıya uğrar ve yakaladığı elektrik yüklü parçacıklarla birlikte aşağı kayar...!!!
Uydular ve Halkalar
Jüpiter’in kendi yerçekiminin oluşturduğu basınç, bir nükleer patlama başlatacak kadar geniş olmasa da, gezegen oluştuğunda açığa çıkan korkunç bir ısı doğurmuştur. Günümüzde, yani oluşumundan 4,6 milyar yıl sonra bile, Jüpiter hala, Güneş’ten aldığı ışınımların iki katı ışınım yayar. Daha erken bir dönemde, Jüpiter’in çevresinde uydular oluştuğunda, gezegenin yaydığı ısınım, çok daha fazla olduğundan, oluşan uydular, Jüpiter’e oranla daha kayaçlı bir yapıda ve çok daha fazla buzulludur. Bu süreç Galileo Galilei tarafından 1610’da gözlemlenen ve “Galileo ayları” adı verilen dört büyük uyduda daha belirgindir. Uyduların düzenli dairesel ekvator yörüngeleri, gezegeni çevreleyen küçük parçacıklar bulutundan oluştuklarını düşündürmektedir.
“Galilei ayları”nın yanı sıra, Jüpiter’in on iki uydusu ve birçok halkası vardır. İo’nun yörüngesi içindeki en büyük uydu olan Amalthea’nın düzenli bir biçimi yoktur; uzunluğu yaklaşık 265 km, genişliği 150 km’dir. Yüzeyi karanlık ve kırmızı renktedir; Jüpiter’in magnetosferinin enerji yüklü parçacıklarının sürekli bombardımanı altındadır. Voyager 1, gezegenin yüzeyi ile Amalthea arasında orta noktada ince bir halka görüntülemiştir (1979). Gezegenin sağında, parlak halkadan aşağı doğru uzanan soluk bir halkanın varlığı da saptanmıştır. Bu soluk halka, parlak halkanın tersine, ekvator düzleminden öteye uzanarak, gezegeni çevreleyen bir parçacık bulutu oluşturur.
Jüpiter’in halkalarının yoğunluğu son derece düşüktür. Halkalarda yer alan parçacıkların büyüklüğü, ışığın dalga boyunun büyüklüğüyle orantılı, yani yalnızca birkaç mikrondur. Bu boyuttaki parçacıklar, kendilerini Jüpiter’in içinde bir sarmal haline getiren elektromagnetik etkiler altındadır. Parlak halka çok farklı boyutlarda parçacıklar içerir; bunların arasında Voyager’ın dış halkanın yakınında belirlediği iki uydu da yeralır. Voyager ayrıca, Amalthea ve İo’nun yörüngeleri arasında bir başka küçük uydunun varlığını saptamıştır.
Jüpiter’in sekiz dış uydusu, küçük boyutlu, karanlık cisimlerdir ve büyük ölçüde Trojan göktaşlarını andırırlar. Jüpiter’den iki farklı uzaklıkta yer almaları ya da öbür dört dış uydunun hareketiyle ters yönlü (Jüpiter’in yörünge dönüşünün ters yönünde) hareket etmeleri konusunda doyurucu bir açıklama getirilememiştir...!!!
SATÜRN
Güneş sisteminin, kütle ve hacim bakımından Jüpiter’den sonra ikinci büyük gezegeni. Güneş’ten uzaklık sıralamasına göre altıncı gezegen olan Satürn’ün görkemli halkasıyla Güneş sisteminin harikası olduğu söylenir. Eskiçağ’da, burçlar kuşağının takımyıldızları arasında en yavaş yer değiştiren gezegen olması nedeniyle, zaman tanrısını simgelemiştir. Gerçekten de, Satürn’ün yıldız yılı, yani Güneş çevresindeki dolanım süresi, Yer yılından 29,5 kez uzundur.
1.427.000.000 km olan Güneş’e ortalama uzaklığı, aşağı yukarı, Jüpiter’in uzaklığının iki katına ulaşır (Güneş’e en büyük uzaklığı
1.511.000.000 km, en az uzaklığıysa 1.346.400.000 km’dir). Ekvatorundaki çapı Jüpiter’e oranla daha belirgin bir elips biçimindedir. Satürn günü, yani yıldız dönme dönemi, gezegenin ekvatorunda 10 saat 14 dakika sürer.
Satürn’ün hacmi, Yer’in 744 katına ulaşır. Oysa gezegeni oluşturan maddelerin çok hafif olması nedeniyle, ortalama yoğunluğu sudan daha azdır ve kütlesi Yer’in 94 katı kadardır.
Satürn’le ilgili bilgilerin büyük bölümü, 1980 ve 1981’de, sırasıyla 124.000 km ve 101.000 km yakınından geçen iki Voyager (ABD yapımı) sondasından elde edilmiştir. İç yapısı, büyük ölçüde Jüpiter'’inkine benzemektedir. Büyük bölümü, hidrojen-helyum karışımından oluşur. Merkezdeki katılaşmış hidrojen-helyum çekirdeğinin çevresi, sıvı bir tabakayla (su, metan ve amonyak) çevrilidir. Jüpiter’inki gibi, Satürn’ün gömleği de ekvatorda paralel kuşaklar oluşturur ve bu görünüm Satürn’de atmosfer hareketlerinin varlığını gösterir. Ama söz konusu kuşakların rengi, Jüpiter’e oranla daha soluk, leke sayısı da daha azdır. Yapılan ölçümler, bulutsu tabakaların dış yüzeyinde sıcaklığın sıfırın altında 180 C’a düştüğünü göstermektedir. Ama kuşak ve lekelerin kanıtladığı atmosfer hareketlerinin doğması için, derinlerde kalıntı ısının bulunması gerekir.
Donuk amonyak bulutunun üstünde parıldayan halkalar, tıkız bir yapı göstermezler. Uzaklıkları nedeniyle bir bütün gibi görülen, çok küçük cisimlerden, çok küçük uydulardan oluşmuş yağmurlardır ve bir kum tanesi ile bir dağ arasında değişen boyutlarda donmuş amonyak kütleleri söz konusudur. Bütün bu mikrouydular, eşmerkezli halkalar oluşturur. 1969 yılına kadar üç halka bulunduğu sanılmaktayken, aynı yılın ekim ayında P. Guerin, sözü geçen üç halka içinde bir dördüncüsünü belirlemiş, 1970 yıllarının sonunda da belirlenen halkaların sayısı, 6’ya çıkmıştır. Ama 1980 ve 1981’de Voyager sondalarıyla alınan veriler, bu halkaların her birinin, eşmerkezli bir halkacıklar dizisinden oluştuğunu ortaya koymuş, böylece halkaların toplam sayısı binleri bulmuştur.
Satürn halkaları sisteminin dış çapı 272.000 km’yi bulur; ama kalınlığının 15-16 km, belki de daha küçük olması, şaşırtıcı bir çelişki doğurur. Gezegen ekseninin, yörünge düzlemine göre belirgin olan eğimi, halkaların bir bu yüzünü, bir öbür yüzünü göstermesine neden olur.
Uydular
Satürn’ün 1979’a kadar 9 uydusu bulunduğu sanılırken, 1980’den sonra daha birçok küçük uydusu bulunduğu anlaşılmıştır. Bunlardan altısı teleskopla görülebilir. Uydulardan en büyüğü olan Titan’ın çapı Ay’ınkinden büyüktür ve metandan bir atmosferle kuşatılmıştır. Öbürleri çok daha küçüktür ve bazılarının donmuş dev amonyak kütlelerinden oluştuğu sanılmaktadır. Uyduların en büyükleri, gezegene yakınlık sırasıyla şunlardır: Mimas, Enceladus, Tetis, Dione, Rea, Titan, Hiperion, Japet, Phoebe...!!!
URANÜS
Güneş sisteminin Satürn’den sonraki gezegeni. 1690’dan başlanarak gözlemlenen ve o tarihlerde yıldız sanılan Uranüs’ün, 13 Mart 1781’de William Herschel’in gerçekleştirdiği bir dizi gözlem sonucunda gezegen olduğu anlaşılmıştır. Beş uydusu bulunan, metan ve amonyak bulutlarıyla örtülü bu dev gezegen (ekvator çapı 50.800 km, yani Yer’inkinin dört katı), Güneş sisteminde, aşağı yukarı kendi yörünge düzleminde yeralan bir eksen çevresinde dönmesiyle, yörüngesi üstüne “yatmış” görünümlü tek gezegendir. 10 Mart 1977’de yapılan gözlemlerde, çevresinde on halka belirlenmiştir. Çok soğuk (-170 C) bir gezegen olan Uranüs, hidrojen bakımından çok zengindir; ayrıca metan ve amonyak bulutları bulunur. Amonyağın büyük bölümü donmuş haldedir. Bulutsu atmosferin görünen dış tabakası, büyük bir hidrojen kütlesi ile seyreltik metandan oluşur; bu nedenle gezgen yeşil görünür.
Beş uydusunun (sırasıyla Ariel, Umbriel, Titania, Oberon ve Miranda) en büyüğü olan Titania’nın çapı 1.100 km, en küçüğü olan Miranda’nın çapı yaklaşık 300 km’dir. Uranüs’ün gecesi, bu beş “ay”a karşın, çok az aydınlıktır...!!!
NEPTÜN
Güneş’e uzaklık sırasına göre sekizinci gezegen. Çok uzakta bulunan, çıplak gözle görülemeyen, bu yüzden de, tıpkı Uranüs ve Plüton gibi, uzun süre astronomlar tarafından varlığı fark edilmeyen Neptün’ün yeri, 1845’te ve 1846’da İngiliz astronomu John Couch Adams ile Fransız astronomu Urbain Jean Joseph Leverrier tarafından, birbirlerinden bağımsız olarak, Uranüs’ün yörüngesindeki düzensizlikleri açıklayabilmek amacıyla hesaplandı. Adams’ın ulaştığı sonuçlarla, o dönemin İngiltere’sinde pek ilgilenilmemesine karşılık, Leverrier’ninkiler, hemen büyük ilgi uyandırdı: Berlin gözlemevinin yöneticisi Galle, teleskopunu belirtilen yöne doğrulttu ve aranılan gezegeni buldu. Soluk renkli bu küçük diske, “Neptün” adı verildi.
Yörüngesi, Güneş sisteminin merkezinden 4.500 milyon km uzaklıkta olan Neptün’de bir yıl 165 Yer yılı, bir günse 14 saat sürer. 1969’da yapılan ölçümlere göre, çapı 50.000 km, hacmi Yer’inkinden 65 kat çoktur; ama oluştuğu gereçlerin hafifliği nedeniyle, kütlesi Yerinkinden ancak 17 katıdır.
Neptün’ün iç yapısı henüz bilinmemekte, ama büyük bölümleri hidrojenden oluşan büyük gezegenlerinkine ve Jüpiter’inkine çok benzediği düşünülmektedir. Yerden bakıldığında mavimsi renkli bir disk gibi görünür; bu renk, atmosferindeki dış tabakaların çok kalın bir hidrojen tabakası içinde seyrelmiş metan bakımından zengin olmasının sonucudur.
Neptün’ün yüzeyinde en yüksek sıcaklıklar 220 C’a yaklaşır ve astronom A. Dollfus, gezegenin üstünde, hareketsiz gibi görünen düzensiz lekeler gözlemiştir. Buna dayanılarak, her şeyin don olayı nedeniyle hareketsizleştiği ve atmosfer akımları bulunmadığı sanılmaktadır. Gezegenin göğünde, Triton ve Nereid adları verilen, çok soluk renkli 2 ay vardır; daha büyük olan birincisinin boyutları Yer’in uydusu Ay’ınkinden büyüktür...!!!
PLÜTON
Güneş’e uzaklık sıralamasında dokuzuncu gezegen. XIX. yy. sonunda bilinen en uzak gezegen Neptün’dü; 1846’da Le Verrier bu gezegeni, Uranüs’ün hareketinde doğurduğu tedirginlikle ilgili hesaplar sonucunda bulmuştu. Yarım yüzyıllık gözlemlerden sonra gökbilimciler, bilinmeyen bir başka gezegenin, Uranüs ve Neptün’ün hareketlerinde tedirginliğe yolaçtığı kanısına vardır. Çünkü Newton mekaniğine ve konum ölçümlerine göre yapılan kuramsal hesaplar, sürekli farklı çıkıyor ve fark, hesap hatası denebilecek değeri geçiyordu.
ABD’li astronom Percival Lowell, bu yeni gezegenin yörüngesini hesaplayıp, XX. yy. başında Flagstaff’taki (Arizona) özel gözlemevinde gökküreyi taradı; ama araştırmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Yörünge hesaplarını yeniden ele alan Pickering, Lowell’in bulduğu sonuçları elde etti; Humason 1918’de gök cismini ortaya çıkarmak için bir dizi fotoğraf çektiyse de, başarıya ulaşamadı.
18 Şubat 1930’da Clyde W. Tombaugh, sonunda gezegeni bulmayı başardı ve mitolojideki Ölüler Ülkesi’nin tanrısı Hades’in adlarından biri olan, Plüton adını verdi...!!!
Yörüngesi, Güneş sisteminin merkezinden 4.500 milyon km uzaklıkta olan Neptün’de bir yıl 165 Yer yılı, bir günse 14 saat sürer. 1969’da yapılan ölçümlere göre, çapı 50.000 km, hacmi Yer’inkinden 65 kat çoktur; ama oluştuğu gereçlerin hafifliği nedeniyle, kütlesi Yerinkinden ancak 17 katıdır.
Neptün’ün iç yapısı henüz bilinmemekte, ama büyük bölümleri hidrojenden oluşan büyük gezegenlerinkine ve Jüpiter’inkine çok benzediği düşünülmektedir. Yerden bakıldığında mavimsi renkli bir disk gibi görünür; bu renk, atmosferindeki dış tabakaların çok kalın bir hidrojen tabakası içinde seyrelmiş metan bakımından zengin olmasının sonucudur.
Neptün’ün yüzeyinde en yüksek sıcaklıklar 220 C’a yaklaşır ve astronom A. Dollfus, gezegenin üstünde, hareketsiz gibi görünen düzensiz lekeler gözlemiştir. Buna dayanılarak, her şeyin don olayı nedeniyle hareketsizleştiği ve atmosfer akımları bulunmadığı sanılmaktadır. Gezegenin göğünde, Triton ve Nereid adları verilen, çok soluk renkli 2 ay vardır; daha büyük olan birincisinin boyutları Yer’in uydusu Ay’ınkinden büyüktür.
1989’da ABD uzay sondası Voyager 2, Neptün’e 5.000 km yaklaşmış ve kameraları, atmosfer olaylarıyla ilgili bazı bilgiler (“Büyük Kara Leke” adı verilen çok büyük fırtına sistemi, vb.) göndermiştir...!!!
Yörüngesi
Yer’e uzaklığından ötürü gözlenmesi çok güç olan Plüton’la ilgili kesin veriler, yalnızca yörüngesiyle ilgili olanlardır. Gezegen, Güneş çevresindeki dolanımını 248 yıl 4 ayda tamamlar; Güneş’e uzaklığı, günberi noktasında 4,42 milyar km, günöte noktasında 7,40 milyar km’dir; dolanım düzlemi, Yer’in yörünge düzlemine göre 17 ’lik bir eğim gösterir...!!!
Fiziksel Özellikleri
Birçok özelliği henüz aydınlatılamamış olan Plüton’un çapı, yalnızca 2.284 km dolayındadır; yani Güneş sistemindeki gezegenlerin en küçüğüdür. Oysa hesaplar, Uranüs ve Neptün’ün dolanımlarında tedirginlik doğurması için, kütlesinin Yer’in kütlesine eşit olması gerektiğini göstermektedir. Bu durumdaysa Plüton’un yoğunluğunu 50 olması gerekir: Bu, kabul edilebilecek bir sayı değildir. Dolayısıyla, gökbilimciler iki varsayım üstünde durmaktadır: Her şeyden önce, Plüton’un gerçek çapı, teleskopla ölçülenin iki katıdır; ölçümle elde edilmiş değer, aslında, Güneş ışığının değerlendirilebilir miktarını Yer’e doğru yansıtabilen tek noktası olan merkez bölgesinin çapına uyar. İkinci varsayıma göre, ölçülen çap hatalı değilse, Plüton, Güneş sisteminin son gezegeni değildir; daha uzak bir onuncu gezegen (belki başkaları da) vardır ve Neptün ile Uranüs’e uyguladıkları tedirginlik, Plüton’un kütlesi üstünde yapılan hesaplarda yanılgıya yolaçmaktadır. Sorunu kesinlikle çözmek için, kuşkusuz daha çok sayıda ve sabırla gözlemler yapılması gerekmektedir...!!!
Uydusu
Plüton’un uydusu Charon, 22 Haziran 1978’de, ABD’li astrofizikçi James W. Christy tarafından bulunmuştur. Plüton’un merkezinden ortalama 19.000 km uzaklıktaki yörüngesinde, 6,39 günde, yani Plüton’la aynı dolanım süresinde dolanmaktadır. Boyutları da Plüton’unkine yakın olduğundan, astronomlar, bu iki gök cismini bir çiftgezegen gibi düşünmeye başlamışlardır..
Ozon Tabakası Nasıl Oluştu ?
Ozon tabakası nasıl oluştu?
Yaşam ortaya çıkmadan önce, karbon dioksit, nitrojen ve diğer ağır gazlar, Dünya’nın manto tabakası ve yer kabuğu tarafından ortama bırakılıyordu. Bu gazlar dünyanın yerçekimi kuvveti sayesinde tutuldu ve zaman içinde bir atmosfer meydana geldi.Yerçekimi, metan (CH4), karbon dioksit (CO2), amonyak (NH3), hidrojen (H2), azot (N2), ve su buharının (H2O) bu şekilde atmosferde birikmesine neden oldu. Zaman içinde Dünya, su buharının yoğunlaşıp sıvı hale gelmesine olanak sağlayacak kadar soğudu. Bu durum beraberinde yağmurları ve kuvvetli kasırgaları getirdi. Sürekli yağan yağmur denizlerin oluşmasını sağladı. Şiddetli kasırgalar sırasında oluşan elektrik dünyanın yüzeyini etkiledi.
Bu sırada atmosferde serbest halde hiç oksijen yoktu çünkü oksijen hidrojenle birleşip suyu, yer kabuğundaki başka elementlerle de birleşip demir oksitleri, silikatları, karbon dioksiti ve karbon monoksiti oluşturuyordu. Yaklaşık 2 milyar yıldan fazla bir süre boyunca oksijenin tamamı başka elementlere bağlanmış halde bulunuyordu.
İlk canlılar, atmosferde serbest oksijen bulunmadığı için anaerobik yani oksijensiz solunum yapan canlılardı. (Canlıların ortaya çıkışlarıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz “Dünya üzerinde yaşam nasıl başladı?” sorusunun cevabına göz atabilirsiniz.) Anaerobik solunumda sonra fotosentez evrimi gerçekleşti, yani fotosentez yapabilen canlılar ortaya çıktı. Bu canlılar su ve karbon dioksiti kullanarak glikoz ve oksijen üretmeye başladılar. Serbest oksijen böylece atmosferin stratosfer adı verilen tabakasında birikmeye başladı. Morötesi ışınlar, bu tabakadaki oksijen moleküllerine (O2) çarparak bu moleküllerin iki oksijen atomuna (O + O) bölünmesi sebep oldu. Bu oksijen atomları da oksijen molekülleriyle birleşerek ozonu oluşturdular. (O + O2 › O3). Ozon tabakası bu şekilde oluştu. Ayrıca bu tepkimeler günümüzde de aynı şekilde oluşmakta. Ozon tabakasının üstünde yeterince oksijen bulunmadığı için tabakanın kalınlığı sınırlı. Daha alt tabakalara da morötesi ışınlar ulaşamıyor.
Hava,İklİm Ve SaĞlik
HAVA,İKLİM VE SAĞLIK
Giriş İnsanoğlu, uzun zamandan beri, hava ve iklimin sağlıklarını etkilediğinin farkındadır. Yaklaşık ikibinbeşyüz yıl önce, Hipokrat, iklimde var olan bölgesel farklılıklar ve bunların insan sağlığı ile olan ilişkileri üzerine kitaplar yazmıştır. Mevsimsel değişimler ve hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkisi konusunda her yörede belli inanç ve kanılar geleneksel olarak vardır. “Ateş” olarak tanımlanan, genelde malarya (sıtma) olarak isimlendirilen enfeksiyon asırlar boyu değişim göstermiş, huy, değişik psikolojik rahatsızlıklar, kışın gözlenen ağrı ve sızılar veya sıcak dalgaları çok genç veya çok yaşlı insanlarda ölümlere neden olmuştur. İklim, yaşamın gereklerini yerine getiren bir kaynaktır. Yıllar boyunca bu kaynağa, barınak yaparak, yiyecek üreterek, enerji elde ederek çevre koşullarıyla birlikte uyum sağlamaya çalışmıştır. Bizim gereksinim ve üretimlerimiz doğrudan iklim ve mevsimlere bağlıdır. Gezegenimiz üzerinde yaşayan tüm canlılar, çevrenin bir parçası olarak biyolojik olarak iklime uyum sağlarlar. Bu insanoğlu için de geçerlidir. İnsanoğlunun diğer canlılardan farkı ise görülür şekilde çevresini kendisine uydurabilmesi, şekillendirebilmesidir. Davranışlarımız, inşaat/bina şekilleri ve toplumlar yerel iklime uygun şekilde gelişir. Yakın geçmişte, düzenli olarak oluşan hava olayları ve iklim değişikliklerinin Dünya genel iklimi etkilediği yönünde bir düşünce ortaya çıkmıştır. 1997-98 El Nino olayı küresel boyutta en etkili hava olayı olarak kayıtlara geçmiştir. El Nino kuraklık, sel, yağmur ve hesapta olmayan sağlık sorunlarına neden olmuştur. Tartışmasız, insanoğlunun küresel iklim ve doğal denge üzerindeki etkisi büyüktür. Gelecek yüzyıl ve daha ileri yıllardaki belirgin iklim değişimleri şimdiden tahmin edilmeye başlanmış ve olası sonuçlar hakkında senaryolar üretilmiştir. Bu bağlamda bu değişimlerin yani hava ve iklimin sağlık sorunları üzerindeki etkileri de dikkate değer konular arasında yer almaya başlamıştır. Hala, hangi canlı türünün iklim değişmelerine nasıl tepki gösterdiği konusunda belirsizlikler sürmektedir. 2.1)Hava Ve İklimin İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri Genelde biz hava olaylarını ya çok soğuk ya, çok sıcak veya çok nemli ya da çok kuru olduğu zamanda farkına varırız. Bu durumlar uç değerlerdir ve insan sağlığı üzerindeki etkileri diğer zamanlardan fazladır. Her yıl, fırtınalar, tropik siklonlar ve seller binlerce insanın ölümüne neden olur. Fazla kuvvetli olmayan hava olaylarının insan sağlığı üzerindeki etkisi ise çok belirgin değildir. Örneğin; hava koşulları nedeniyle bir yerde hava kirliliği artabilir veya yağış sıtma sivrisineklerinin yerel sayısını biranda arttırabilir. Hava durumu ve hastalıklar arasındaki bağ, birçok hastalığın mevsimsel olarak ortaya çıkmasıyla kolayca anlaşılabilir. Bu yüzyılın başlarına kadar, Avrupa’da çocuk ishali çocuk ölümlerinde temel nedendi. Şimdi ise, mikrobik ishalden ölümler yalnız fakir ülkelerde kalmıştır. Tropik bölgelerdeki bazı toplumların tarımı, üretimi, gıda elde etmesi tamamen mevsimlere ve mevsimsel yağışlara bağlıdır. Yağışlı mevsim “aç mevsim” çünkü hasat yapılamaz. Yağışlı mevsim aynı zamanda “hastalık mevsimi”dir çünkü eksik veya zayıf beslenme başta tropikal hastalıklar olmak üzere birçok hastalığa davetiye demektir. 2.2)Sıcak Dalgaları İnsanın tolere edebileceği,rahat edebileceği dış hava sıcaklığının artması durumunda oluşan termal stres çok büyük rahatsızlık, fizyolojik stres, hastalık ve hatta ölüme bile yol açabilir. Sıcaklık birçok klinik sendroma neden olur. Sıcak vurgunları, vücutta sıcaklığın 40.6°C’yi aşması durumunda ölümle sonuçlanan olaylara neden olurken, bu değere vücudun yaklaşması durumunda ölümcül olmayan ama vücutta tuz ve su kaybıyla ortaya çıkan ağır zararlar gözlenebilir. Gelişigüzel bir yılda bile, aşırı sıcaklardan birkaç kişi ölür.
Göller ve Oluşumları
GÖLLLER VE OLUŞUMLARI
Karalar üzerindeki çukurlarda birikmiş durgun sulara göl denir. Bulundukları bölgenin iklim jeolojik ve jeomorfolojik yapısına bağlı olarak farklılık gösteren dünyanın hemen her tarafına dağılmış irili ufaklı bir çok göl bulunur. Dünyanın en büyük gölü Asya kıtasında Hazar ve en derin gölü de yine bu kıtada Baykal gölüdür. Göller yağışlarla göle dökülen akarsularla ve kaynaklarla beslenirler. Eğer bir göle buharlaşma yoluyla kaybettiğinden daha fazla su gelirse göl suları yükselir. Gölün fazla suları göl çanağının en alçak yerinde bir dere halinde dışarı akmaya başlar. Buna gideğen yada göl ayağı adı verilir. Sularını okyanuslara ve denizlere ulaştıran göllerin suları tatlı,ulaştıramayanların ise tuzludur. Örneğin:Tuz ve Van gölü • Dünya üzerinde çöküntü gölleri en fazla Doğu Afrika graben sahası üzerinde yer almaktadır. • Dünyada en fazla göllerin bulunduğu sahalar Doğu Afrika, Finlandiya ve ABDde göller yöresidir. Oluşumlarına Göre Göller A-Yerli Kaya Gölleri 1. Tektonik Göller: Yerkabuğunun çöküntüye uğramış yerlerinde oluşan göllerdir. Doğu Afrika gölleri,Lut gölü,Baykal gölü,Güney Marmara gölleri,Göller yöresi gölleri 2. Volkanik Göller:Volkanik patlamalar sonucu oluşan çukurluklara suların dolması ile meydana gelen göllerdir.Volkan konisinin ağzında meydana gelen göllere krater gölleri denir. Örn:Nemrut gölü gibi. Patlama çukurluklarında oluşan göllere ise maar gölleri denir.Örn: Meke Tuzlası 3. Buzul Gölleri:Buzulların oydukları alanları zamanla suların doldurması ile oluşan göllerdir.Kuzey Avrupadaki göller,K.Amerikadaki büyük göller ve yüksek dağlardaki sirk gölleri Türkiyede 4. Karstik Göller B-Set Gölleri 1. Heyelan Set Gölleri 2. Lav Set Gölü 3. Alüvyal Set Gölü 4. Kıyı Set Gölü 5. Delta Gölleri 6. Baraj Gölleri GÖLLER Kara içlerindeki çukurlukları dolduran durgun sulara göl denir. Göllerin Özelliğinde (acı, tuzlu, tatlı olmasında) Etkili Faktörler: 1. Gölün büyüklüğü ve derinliği:Büyüklük ve derinlik arttıkça tuzluluk azalır. 2. Gölün gideğeninin olup olmaması: Göl sularını bir gideğen ile boşaltabiliyorsa suları tatlı olur. 3. İklim: Nemli iklim bölgelerinde göllerin tuzluluğu daha azdır. Genelde tatlı suludurlar. 4. Göl çanağını oluşturan kayaların özelliği OLUŞUMLARINA GÖRE GÖLLER 1. Tektonik Göller: Yer kabuğu hareketleri ile oluşan çukurlukları dolduran sulardır. En fazla Doğu Afrika’da görülür. Yurdumuzda ise Tuz G., Manyas (Kuş g.), Ulubat, İznik, Sapanca, Akşehir, Beyşehir, Burdur, Eber, Hazar, Ilgın gölü gibi. 2. Karstik Göller: Karstik bölgelerdeki çukurlukları dolduran durgun sulardır. Ör: Salda, Suğla, Kestel, Avlan, Kovada gölleri gibi. 3. Buzul Gölleri: Yurdumuza bazı yüksek dağların üst kısmında görülür (Cilo, Sat, Ağrı, Tendürek, Süphan, Kaçkar, Uludağ, Erciyes, Bolkar, Aladağlar,Bey dağları gibi). Dünya üzerinde en fazla Kuzeybatı Avrupa’da görülür. Ayrıca Kanada’nın güneyi ile A.B.D’nin kuzeyindeki göller buna örnektir. 4. Volkanik Göller: Yurdumuzda Nemrut, Meke Tuzlası (Konya –Karapınar), Gölcük (Isparta), Acıgöl (Konya) gölleri buna örnektir. 5. Doğal Set Gölleri • • Heyelan Set Gölü: Tortum, Sera, Abant, Yedi Göller. • • Alüvyon Set Gölü: Marmara, Bafa(Çamiçi), Köyceğiz, Eymir, Mogan • • Kıyı Set (Lagün): B. Ve K. Çekmece Terkos (Durusu) ,Akyatan, Balıklı, Simenlik • • Volkanik Set: Van ,Erçek, Nazik, Balık, Çıldır. • • Buzul (Moren set) Set : En fazla K.Batı Avrupa’da görülür. 6. Yapay Set : Baraj gölleri buna örnektir. Yurdumuz akarsuları üzerinde baraj kurmaya en elverişli bölgemiz D.Anadolu, en elverişsiz bölge Marmara Bölgesi’dir. Hidro elektrik potansiyeli en fazla olan bölgemiz D.Anadolu Bölgesidir. Barajların Yapılış Amaçları • • Enerji üretmek, • • İçme ve sulama suyu sağlamak, • • Taşkınları önlemek, • • Balıkçılık GÖLLER Kara içlerindeki çukurlukları dolduran durgun sulara göl denir
Dünyada Türkiye
DÜNYADA TÜRKİYE Türkiyenin konumu:Bir ülkenin coğrafi konumu deyince yeryüzünün neresinde bulunduğu,kıtalara,öteki ülkelere,denizlere,ticaret yollarına göre anlaşılır.Konumun çok önemli sonuçları vardır.Ülkelerin bir çok özellikleri buna bağlıdır.Hatta bazı bilginler coğrafi konumu ,ülkelerin alın yazısına benzetirler.Buna göre ülkelerin geçmişi,tarihteki rolleri,bugünkü durumları ve gelecekleri her şeyden önce konumlarıyla ilişkilidir.İşte bu sebeplerle ülkeler incelenirken ilk iş olarak coğrafi konumları ele alınır ve sonuçları araştırılır.Türkiye 36-42 KP arasındadır.Demek ki yerkürenin kuzey yarısında ekvator ile kuzey kutbu arasındaki mesafenin ortasına yakın bir yerdedir. yani orta kuşağın bu kısmına sıcak orta kuşakya dasubtropikal kuşak adı verilir.Türkiye bu kuşakta 26-45 DM arasında uzanır.O halde yurdumuz başlangıç meridyenine göre doğudadır.İşte Türkiye nin yerküre üzerinde enlem boylam dereceleriyle belirtilen bu yerine matematik konumu denir.Türkiyenin başta iklim olmak üzere bazı özellikleri matematik konumuna bağlıdır.Fakat yurdumuzun kıtalara, denizlere,başlıca ulaşım yollarına, büyük nüfus farklı ekonomik bölgelere göre konumun sonuçlarında da önemlidir.Bu tür konuma özel konum denir.Türkiyeyi dünya üzerinde aynı kuşakta yer alan bir çok ülkelerden ayıran ona özellik veren başlıca sebep budur.Yni özel konum şartlarıdır.Bu bakımdan Türkiye dünyanın başlıca hiç bir ülkesinde rastlanmayan bazı özellikler gösterir.Kıtaların birbirine en çok yaklaştığı yerdir.Topraklarının bir kısmı Avrupa da bir kısmı Asya’dadır.Demek ki Türkiye hem bir Avrupa hem de Asya ülkesidir. Avrupa da 2 Asya da 4 ülke ile sınır komşusudur.Özel konum bakımından Türkiye’nin ilginç bir özelliği şudur:Topraklarımız eski dünyanın merkezinde olduğu halde 3 yönden denizlerle kuşatılmıştır.Topraklarımızın kuzeybatı kısmının ortasında da marmara denizi ve boğazlar yer alır.Bütün bu denizler atlas okyanusunun kıtaya sokulmuş kollardır.Marmara ve boğazlar çok önemli bir yoldur.Çünkü Türkiye toprakları karadenizi akdenizden br süngü gibi ayırır. Bu iki deniz arasındaki tek bağıntıyı boğazlar ve marmara sağlar. Karadeniz ülkelerinin limanlarından gemilerin öteki ülkelere varabilmeleri için mutlaka topraklarımız üzerindeki bu yoldan geçmeleri gerekir. Önemli konum özelliklerinden bir başkası Türkiye’nin,dünyanın ekonomik,siyaset ve kültür bakımından farklı büyük bölgeleri arasında bulunmasıdır. Türkiyenin doğu ve güneydoğusunda dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip en çok petrol üreten fakat ekonomik bakımdan geri kalmış ülkeleri yer alır.Petrol yüzünden bütün dünyanın gözü bu bölge üzerindedir.Kuzey batımızda yoğun nüfuslu ve çok endüstrileşmiş orta ve batı Avrupa ülkeleri vardır.Ekonomik farklı ve birbirine muhtaç bu iki bölgeyi birbirine bağlayan en kısa Karadeniz ve hava yolları Türkiye’den geçer.Türkiye aynı zamanda İslamiyet’in orta doğuda Hıristiyan Avrupa’ya en fazla sokulmuş olduğu ülkedir
gel-git (medcezir) dalgalar ve akıntılar..
GEL-GİT (MED-CEZİR) DALGALAR ve AKINTILAR
1. Gel - Git (Med - Cezir)
Özellikle, Ay’ın ve Güneş’in çekim gücü tesiriyle okyanuslarda görülen alçalma - yükselme hareketleridir. Ay, Dünya’ya Güneş’ten daha yakın olduğu için, gel - git oluşumundaki etkisi daha fazladır. Ay ve Güneş aynı doğrultuda oldukları zaman çekim güçleri birbirine eklenir ve kabarma daha fazla olur. Buna Büyük Gel-git denir
Ay ve Güneş birbirlerine dik doğrultuda oldukları zamanlarda çekim güçleri birbirini zayıflatır.ve kabarma daha az olur Buna da Küçük Gel-Git denir.
Suların kabarma ve çekilme düzeyleri arasındaki dikey yükselti farkına gel - git genliği denir. İç denizlerde genlik az iken (30 - 80 cm), kıyı denizlerde fazladır. (8 - 20 m)
Gel - git’in etkisi sonucunda;
• Akarsu ağızlarında delta oluşumu engellenir.
• Akarsu vadilerinin ağızlarının tıkanması önlenir.
• Kıyı kirlenmesi önlenir.
• Haliçler oluşur. Deniz yükseldiği zaman akarsuların ağız kısımlarına sokulur ve haliç şekli meydana gelir. Bu çeşit kıyılara estuar (haliç tipi) kıyılar denir.
• Watt kıyıları oluşur. Deniz, belli aralıklarla alçalıp yükselince kıyı çizgisi değişir. Deniz alçalınca ortaya çıkan, deniz yükselince ortadan kalkan bu kıyılara watt kıyıları denir.
Türkiye’nin çevresindeki denizler iç deniz olduğu için gel - git genliği azdır. Bu nedenle, ülkemiz kıyılarında gel - git’in etkisi hissedilmez.
2. Dalgalar
Dalga, deniz yüzeyindeki salınım hareketleridir.
Dalgaları oluşturan nedenler;
• Dünya’nın dönmesi,
• Rüzgârlar,
• Depremler,
• Denizaltı heyelanı,
• Volkanizma’dır.
Deniz dibindeki depremlere ve volkanik faaliyetlere bağlı olarak oluşan dalgalara tsunami dalgaları denir.
3. Akıntılar
Deniz yüzeylerindeki suların, bulundukları yerlerden başka alanlara doğru taşınmasına akıntı denir. Akıntıların oluşmasına neden olan faktörler şunlardır:
a. Yoğunluk farkı
• Sıcaklık farkı: Yoğunluğu fazla olan soğuk sular, alttan sıcak su alanlarına doğru, yoğunluğu az olan sıcak sular, üstten soğuk su alanlarına doğru akarlar.
• Tuzluluk farkı: Yoğun olan tuzlu sular, alttan tatlı su bölgelerine doğru, yoğunluğu az olan tatlı sular ise üstten tuzlu su bölgelerine doğru akarlar.
b. Seviye farkı: Beslenme kaynakları fazla olan denizlerin seviyeleri, beslenme kaynakları az olan denizlere göre fazladır. Örneğin, İstanbul ve Çanakkale boğazındaki akıntılar gibi.
c. Sürekli rüzgârlar: Okyanus ve denizlerdeki akıntıların en önemli nedeni, sürekli rüzgârlardır. Rüzgârların süresi ve şiddeti, akıntıların etkili olma süresi ve alanını etkiler.
d. Gel - git olayı: Deniz ve okyanuslardaki akıntıların oluşum sebeplerinden birisi de, gel - git olayıdır. Gel - git’in etkili olduğu kıyılarda şiddetli akıntılar, buna bağlı olarak aşınım ve birikim şekilleri oluşur.
4. Türkiye’de Dalga ve Akıntıların Oluşturduğu Kıyı Şekilleri
Falezler (Yalıyarlar): Yüksek kıyılarda dalgaların etkisiyle kıyıların alt kısımları aşındırılır ve bazı oyuklar oluşur. Bu oyuklar büyüdüğü zaman tavanları çöker ve denize dik kıyılar meydana gelir. Bu dik kıyılara falez ya da yalıyar adı verilir.
Ülkemizde, falezler en çok Karadeniz kıyılarında oluşmuştur. Çünkü, en dik kayılarımız Karadeniz kıyılarıdır. Hopa - Sarp kıyıları ile Cide - İnebolu kıyıları arasında ve Şile çevresinde falezli kıyıların en tipik örnekleri görülür. Akdeniz’de Teke ve Taşeli kıyılarında da falezler oluşmuştur.
Kıyı Kumsalları (Plajlar): Dalga ve akıntıların etkileriyle kıyıdan koparılan malzemeler, bir müddet sonra sürtünme sonucu iyice ufalanır, incelir. Dalgalar bu küçülen malzemeleri alçak kıyılarda biriktirirler. Sonuçta kıyı kumsalları yani plajlar oluşmuş olur.
Kıyı Okları ve Kordonları: Dalgalar ve kıyı akıntıları, taşıdıkları materyalleri özellikle koyların kenarında biriktirirler. Sonuçta kıyılarda çıkıntılar oluşur.
Bunlara kıyı oku denir. Kıyı okları zamanla daha da genişler ve uzar. Bunlara da kıyı kordonu adı verilir.
Kıyı okları ve kordonları, en belirgin olarak Çukurova, Göksu, Çarşamba ve Bafra deltalarında oluşmuştur.
Lâgünler: Koyların önünde oluşan kıyı kordonları zamanla koyun önünü tamamen kapatır ve denizle olan bağlantısını keserek deniz kenarında bir göl oluşumuna sebebiyet verir. Böyle oluşan göllere lâgün ya da deniz kulağı denir.
Türkiye’deki bütün delta ovalarında küçük lagünler oluşmuştur. Ayrıca, Büyük ve Küçük Çekmece Gölleri ile Durusu Gölü birer lagündür.
Tombololar: Kıyı yakınındaki bir adanın bir kordonla kıyıya bağlanması sonucu oluşan yarım adalara tombolo denir. Türkiye’de Güney Marmara kıyılarındaki Kapıdağ Yarımadası tomboloya örnek olarak verilebilir.
Yer’İn GÜneŞ Etrafindakİ Hareketİ
YER’İN GÜNEŞ ETRAFINDAKİ HAREKETİ
Dünya, elips şeklindeki bir yörüngede Güneş etrafında dolanır. Bir tam dönüşünü 365 gün 6 saatte tamamlar. Buna bir yıl denir.
Dünya’nın Güneş etrafındaki hareketi sırasında izlediği yola yörünge denir. Dünya’nın yörüngesinden geçen düzleme yörünge düzlemi veya ekliptik düzlem adı verilir.
Dünya yörüngesi 939 milyon km uzunluğundadır. Dünya bu yörüngede ortalama 107.118 km/h’ten (saniyede 30 km) daha hızlı dönmektedir.
Dünya’nın güneşe olan ortalama uzaklığı 149.5 milyon km’dir. Dünya’nın yörüngesi elips şeklindedir. Bu nedenle Dünya’nın Güneşe olan uzaklığı yıl içerisinde değişir.
Dünya’nın Güneşe en yakın olduğu döneme (3 Ocak - 147 milyon km) günberi (perihel), denir, Dünya’nın yörünge-deki hızı artar ve Şubat ayı 2 gün kısa sürer. En uzak olduğu döneme (4 Temmuz - 152 milyon km) günöte
(aphel) denir, yörüngedeki hızı azalır ve yaz ayları 2 gün uzun sürer.
Dünya’nın Güneş’e bazen yaklaşıp, bazen de uzaklaşması yeryüzünde sıcaklık değişikliğine yol açmaz. Çünkü uzay boşluğunda güneş ışınlarını tutacak bir gaz yoktur.
Kuzey ve Güney yarım kürelerin farklı zamanlarda ısınıp soğumasının temel nedeni, Güneş ışınlarının yeryüzüne düşme açılarıdır. Mesela Dünya’nın Güneşe en uzak olduğu aylar olan Haziran ve Temmuz aylarında Kuzey Yarım Küre’de Yaz mevsimi yaşanır. Bunun nedeni Haziran ayında Güneş ışınlarının Kuzey Yarım Küre’de yere değme açısının büyümesidir.
Dünyanın Yıllık Hareketinin Sonuçları:
1) 1. Güneş ışınlarının bir noktaya geliş açısı değişir.
2) 2. Sıcaklık yıl içinde değişir.
3) 3. Gölge uzunlukları yıl içinde değişir.
4) 4. Güneşin ufukta doğup battığı yer ve zamanı değişir.
5) 5. Gece ve gündüz süreleri de yıl içerisinde değişir.
6) 6. Muson rüzgârları oluşur.
7) 7. Mevsimler oluşur.
TÜRKİYE'DEKİ MADENCİLİK ve ENERJİ KAYNAKLARI
MADENCİLİK ve ENERJİ KAYNAKLARI
A. MADENCİLİK
Yerkabuğunun farklı derinliklerinden çıkarılan, ekonomik değer taşıyan mineral ve elementlere maden denir. Türkiye’de madencilik faaliyetleri 1935 yılında kurulan M.T.A. ile özel sektör tarafından yürütülmektedir.
Türkiye’de çıkarılan önemli madenler
En zengin demir yataklarımız, Divriği (Sivas), Hekimhan ve Hasançelebi (Malatya), Edremit (Balıkesir), Dikili ve Torbalı (İzmir) ve Simav (Kütahya) çevresinde bulunmaktadır.
Ereğli, Karabük ve İskenderun’da demir - çelik fabrikaları bulunmaktadır.
Bakır: Ülkemizin en zengin madenlerinden biri olan bakır yatakları, çoğu kez kurşun ve çinko ile birlikte bulunur. En önemli bakır yataklarımız Karadeniz Bölgesi’nde bulunur. Murgul (Artvin), Küre (Kastamonu), Çayeli (Rize) ve Köprübaşı (Giresun) bu bölgedeki başlıca yataklardandır. Ayrıca Maden (Elazığ) ve Ergani (Diyarbakır)'de de bakır yatakları mevcuttur.
Krom: Paslanmayan ve çok sert bir maden olduğundan, madeni eşya yapımında ve kaplamasında kullanılır.
Krom yatakları altı ana bölgede toplanmıştır.
• Fethiye, Köyceğiz, Denizli
• Alacakaya (Guleman) (Elazığ)
• Bursa, Eskişehir
• Adana, Kayseri, Mersin
• İskenderun, Kahraman Maraş, İslahiye
• Kopdağı (Doğu Anadolu)
Krom madeni Antalya ve Guleman’daki ferro-krom tesislerinde işlenmektedir.
Boksit: Alüminyumun hammaddesi olan boksit çok hafif olduğundan uçak sanayiinde, otomobil, ev, elektrik malzemesi yapımında kullanılır.
Boksit yatakları Seydişehir (Konya), Akseki (Antalya) İslahiye (Gazi Antep) ve Milas (Muğla) civarında bulunur. Buralarda çıkarılan boksit, Seydişehir alüminyum tesislerinde işlenmektedir.
Bor Mineralleri: Ülkemiz bor rezervi bakımından Dünya’nın en zengin yataklarına sahiptir. Bu nedenle, bor madeninin çoğu ihraç edilmektedir. Bor madeninden elde edilen boraks ve asit borik nükleer alanda, jet ve roket yakıtında katkı maddesi olarak, ayrıca sabun, tekstil, cam, kâğıt sanayii, vb alanlarda kullanılır.
Bor mineralleri Balıkesir, Susurluk, Bigadiç çevresi ile Kütahya, Emet ve Eskişehir çevresinde çıkarılır. Çıkarılan mineraller Bandırma’daki tesislerde işlenir.
Kükürt: Kükürt gübre, kimya ve boya sanayiinde kullanılır. Ayrıca kauçuğun işlenmesinde ve sülfirik asit üretiminde de kullanılır.
Ülkemizde kükürt yatakları Keçiborlu (Isparta) ve Milas (Muğla) çevresinde bulunmaktadır.
Zımpara Taşı: Çeşitli kesici, torpüleyici ve silici aletlerin yapımında kullanılan zımpara taşı yönünden ülkemiz çok zengindir. Tire (İzmir), Manisa, Söke (Aydın), Milas (Muğla) ve Tavas (Denizli) da çıkarılır.
Barit: Suda erimeyen bir maden olduğundan boya, deri, kimya, cam ve kauçuk sanayiinde kullanılır. Ülkemiz barit yatakları bakımından zengin sayılır. Antalya, Muş, Gazi Antep ve Eskişehir çevresinde barit yatakları bulunmaktadır.
Tuz: Türkiye tuz yatakları bakımından son derece zengindir. Kaya tuzu yatakları üçüncü jeolojik zamanda, kapalı göl havzalarında suların buharlaşması ile oluşmuştur. Son yıllarda tuz üretimimiz üç kat artmıştır.
Türkiye’deki tuz üretiminin çoğu, Tuz Gölü ile İzmir Çamaltı tuzlasından sağlanır. Kaya tuzu yatakları, Çankırı, Kars, Iğdır ve Nevşehir çevresinde bulunmaktadır.
Cıva: Tek sıvı madendir. Zirai ilaç yapımında, kâğıt sanayiinde, suni gübre üretiminde ve boya sanayiinde kullanılır. Türkiye’de Sarayönü (Konya), Ödemiş (İzmir), Manisa ve Uşak çevresinde çıkarılmaktadır.
Kurşun - Çinko: Genelde kurşun ve çinko bir arada bulunur. Ülkemizde Keban (Elazığ) ve Kayseri çevresinde kurşun-çinko yatakları vardır.
Lületaşı: Eskişehir çevresinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.
Oltutaşı: Erzurumun Oltu ilçesinde çıkarılır ve işlenir. Süs eşyası yapımında kullanılır.
Fosfat: Gübre hammaddesi olarak kullanılan fosfat ihtiyacımızı karşılamaz. Fas, Tunus ve Cezayir’de yaygın olarak görülür ve daha çok bu ülkelerden ithal edilir. Türkiye’deki en zengin fosfat yatakları Mazıdağı (Mardin), Adıyaman, Bingöl ve Bitlis’te bulunmaktadır.
Manganez: Çeliğe sertlik kazandırmak ve direncini artırmak için kullanılır. Uşak, Afyon, Muğla, Adana, Erzincan, Artvin ve Trabzon çevresinde manganez yatakları bulunur. İhtiyacı karşılamaz. Bu nedenle ithal edilir.
Mermer: Ülkemiz mermer bakımından zengindir. Afyon, Kütahya, Marmara Adası, Kırşehir, Tokat ve İzmir çevresinde çıkarılır. Yurt dışına ihracatı yapılır.
Volfram (Tungsten): Çok sert olması nedeniyle özel sanayi çeliği olarak kullanılır. Demiryolu, iş makineleri, uçak ve gemi yapımı yanında, ampüllerde enerjiyi ışığa çevirmede kullanılır. Bursa Uludağ’da çıkarılıp işletilmektedir. Fakat son yıllarda üretimi durmuştur.
Asbest (Amyant): 14 bin °C sıcaklığa dayanır. Isıya dayanıklı araç ve gereç yapımında kullanılır. Konserojen madde bulundurması nedeniyle, kullanımı sınırlandırılmıştır. Eskişehir, Bursa, Erzincan, Hatay, Kars, Ağrı, Malatya, Sivas, İskenderun, Uşak ve Konya’da çıkarılır.
25 Temmuz 2008 Cuma
Buzullar Ve Etkİlerİ
BUZULLAR VE ETKİLERİ
Kutup bölgelerinde ve yüksek dağlar üzerinde,başlıca şekillendirici dış kuvvet buzullardır. Bu alanlarda yağışlar genellikle kar şeklinde olur. Sıcaklık 00C'nin altında olduğundan yağan karlar tamamıyla eriyemez, arta kalanlar üst üste yığılır. Yıl boyunca ortadan kalkmayan karlara kalıcı kar (toktoğan kar) adı verilir. Kalıcı kar sınırı enleme bağlı olarak değişir. Ekvatoral bölgede 5000-6000 m'den geçen kalıcı kar sınırı,Türkiye'de kenar dağlar üzerinde 3200-3500 m'de erişilir,iç kesimlerde ise 4000 m'den geçer. Kutuplarda ve dağların yüksek kesimlerinde meydana gelen buzulların birçok çeşidi vardır.
a)Sirk Buzulu:Yüksek dağlık alanlarda çukurluklar içinde oluşan küçük buzullardır. Ülkemizde Ağrı, Cilo, Kaçkar,Sat, Uludağ, Nemrut, Toroslar ve Karadeniz dağlarında sirk buzullarına rastlanır.
b)Vadi Buzulu:Yüksek dağlar üzerinde oluşan sirk buzulları büyüdüğünde eğime bağlı olarak aşağılara doğru iner,vadi içlerini doldurur. Buna vadi buzulu denir. Cilo dağında bu tür vadi buzulları bulunur.
c)Örtü Buzulu:Kutuplara yakın sahalarda oluşan ve binlerce km alan kaplayan buzullardır. Antarktika ve Grönland örtü buzullarının ülkemizde görüldüğü yerlerdir. Kutup bölgelerindeki buzullar,buzul dağları oluşturacak kadar büyüktür. Bunların denize ulaşan kısmına aysberg denir. Kutup bölgelerinde deniz içinde oluşan buzullara bankiz adı verilir.
BUZUL AŞINDIRMA ŞEKİLLERİ
Yeryüzünü aşındırma, taşıma ve biriktirme yoluyla şekillendirirler. Buzullar değişen iklim koşulları altında kalınlaşır,erir yada basıncın veya yamaç eğiminin etkisiyle hareket ederler. Bu hareketleri sırasında bulundukları zeminde cilalama,sıyırma, sökme,koparma şeklinde aşındırma yaparlar. Aşındırdıkları malzemeyi erimeye başladıkları yerlerde biriktirerek biriktirme şekillerini oluştururlar.
a)Buzul Vadisi:Buzullar tüm vadiyi doldurarak hareket ettikleri için tüm yüzeyi aşındırırlar. Bu nedenle buzulların vadileri akarsularınkinden farklı olarak inişli çıkışlıdır. Enine profili "U" biçimindedir. Ana buzula bağlı olarak yan buzulların oluşturduğu vadilere de asılı vadi denir.
b)Hörgüç Kaya:Buzullar dirençli kaya sırtlarını törpüleyerek hörgüce benzer yuvarlak şekiller oluşturmuşlardır. Bunlara hörgüç kaya adı verilir. Türkiye'de Doğu Anadolu'da Nemrut Dağı'nda örneği görülmektedir.
c)Buzul Yalağı (Sirk):Buzulların aşındırma ile oluşturduğu çukurlardır. Sonradan buzulların erimesi ile bu çukurlarda sirk gölleri meydana gelmiştir.
BUZUL BİRİKTİRME ŞEKİLLERİ
Buzullar aşındırdıkları materyalleri bir süre taşıdıktan sonra başka bir yerde biriktirirler. Böylece, buzul biriktirme şekilleri oluşur. Buzullardan çıkan akarsular, buzulların önünde ova şeklinde geniş düzlükler oluştururlar. Bu düzlüklere sander düzlükleri denir. Buzulların,vadi ve yamaçlardan koparmış oldukları kaya parçalarına taş ve topraklara moren (buzultaş) denir. Bunlar,buzulların tabanında buzul dillerinin yanlarında ve önlerinde birikirler. Böylece moren setleri meydana gelir. Dağların yükseklerinde buzulların ilk oluşmaya başladığı yerdeki çukurluklarda sular toplanarak küçük göller meydana gelir. Bunlara sirk gölleri denir.
BUZULLAR
Kutup bölgeleri ile yüksek dağların üst kısımlarında bütün yıl hiç erimeden kalan karlara Toktağan kar (daimi) denir. Enlemin etkisiyle toktağan kar sınırı Ekvatordan Kutuplara doğru azalır.
Bugün dünyanın yaklaşık %10 ‘u (15 milyon km2 si) buzullarla kaplıdır. Buzulların etki alanı daha çok kutuplara yakın yerlerdir.
Buzul Çeşitleri
1. Sirk Buzulu :Yüksek dağlık alanlardaki küçük çukurlukları dolduran buzullardır. Yurdumuzda bazı yüksek dağlık bölgelerde vardır. Ör: Cilo. Sat, Ağrı, Tendürek, Süphan , Kaçkar, Erciyes, Beydağları, Geyik Dağları, Bolkar , Binboğa dağları gibi.
2. Vadi Buzulu: Buzul aşındırması ile oluşan vadilerin içini dolduran buzullardır. Ör: Cilo dağında olduğu gibi.
3. Örtü Buzulu: Kutup bölgelerinde görülür. Antartika ve Grönland’da olduğu gibi. Kutup bölgelerinde denizde yüzen buz dağlarına Aysberg denir.
4. Takke Buzulu: volkan dağlarının üst kısmında oluşan buzullardır. Ör: Ağrı dağında olduğu gibi.
Buzul aşındırması şunlara bağlıdır
1. Buzulun kalınlığına: Kalınlık fazla ise aşındırma oyma şeklinde , az ise törpüleme şeklinde olur.
2. Yatak Eğimine: Yatak eğimi fazla ise aşındırma törpüleme şeklinde , az ise oyma şeklindedir.
3. Kayaların Özelliğine: Zemin sert kayalardan oluşmuş ise aşındırma törpüleme şeklinde , yumuşak ise oyma şeklinde olur.
Buzul Aşınım Şekilleri
1. Buzul Vadisi: Buzul aşındırması sonucu oluşan “U” şeklindeki vadilerdir. Akarsu vadilerine göre boyları kısadır ve sürekli iniş göstermezler (inişli –çıkışlıdır)
2. Hörgüç Kaya: Farklı aşınma sonucu oluşan ve deve hörgücüne benzeyen kayalardır.
3. Sirk (buz yalağı) çukurluğu: Dağların üst kısmında aşındırma ile oluşan küçük çukurlukladır.
Buzul Biriktirme Şekilleri
1. Moren setti: Buzulların aşındırarak taşıdığı kum çakıl gibi maddelere moren denir. Bunları eridiği yerde biriktirmesi ile oluşan sette denir.
2. Drumlin: Buzul biriktirmesi ile oluşan alçak tepelere denir.
3. Sander Ovası: Buzulların eridiği yerde ortaya çıkan akarsuların taşıdığı malzemeleri biriktirmesi ile oluşan düzlüklerdir.
*** Türkiye’nin bugünkü yer şekillerinin oluşmasında en az etkili olan dış kuvvet buzullardır.
G - BUZULLAR
Kutuplarda ve dağların yüksek kesimlerinde sıcaklığın düşük olmasından dolayı kar şeklinde düşen yağışlar üst üste birikerek kalın kar ve buz tabakaları oluştururlar. Binlerce yıl boyunca kalan ve erimeyen bu örtüye Kalıcı Kar (Toktağan) denir. Kutuplarda 0 m'de başlayan kalıcı kar sınırı ekvatora doğru yükselir ve 5000m'ye kadar çıkar. Ülkemizde bu sınır 2500m civarındadır. Kalıcı kar örtüsü zamanla soğuğun etkisiyle katılarşır ve Buzul haline dönüşür.
Buzul Çeşitleri
1) Sirk Buzulu : Dağ dorukları ve yamaçlarındaki çukurları dolduran ve uzaktan, yamaç boyunca beyaz lekeler şeklinde görülen buzullardır.
2) Takke Buzulu: Dağların doruklarını takke gibi kaplayan buzullardır.
3) Vadi Buzulu : Takke buzullarının eğime bağlı olarak aşağıya doğru uzanan ve vadileri dolduran kollarıdır.
4) Örtü Buzulu : Kutup Bölgelerinde oluşan ve kara kütlelerini kaplayan buzullardır. Deniz kıyılarında örtü buzullarından kopan buzul parçalarına Aysberg (Buzdağı) denir. Deniz yüzeyinin donmasıyla oluşan kalın buz tabakalarına Bankiz denir.
Buzul Aşındırma Şekilleri
Yıl boyunca erimeden kalan kalın buz örtüleri mevsimler arasındaki sıcaklı değişmeleri ile gevşeyip sıkışarak ve dağ yamaçlarında eğime bağlı olarak hareket ederek üzerinde bulundukları kayaçları ağırlıkları ve sert yapıları sayesinde aşınbdırırlar. Aşındırdıkları malzemeleri de taşıma ve biriktirme yoluyla şekillendirme yaparlar.
1) Buzul Vadisi : Dağ doruklarından aşağı sarkam buzul dillerinin hareketiyle yataklarını aşındırarak oluşturdukları U şekilli oluklardır.Bunlara tekne adıda verilir. (Örnek)
2) Sirk Çanağı(Buz Yalağı) ağ doruklarına, yakın yerlerde kolay aşınabilen yüzeylerin aşındırılması ile ortaya çıkan çanaklardır.Bu çanaklar 40-50m'den birkaç km'ye kadar çapa sahip olabilirler. Bazen de buradaki buzulun erimesiyle Sirk Gölü haline gelebilirler.
3) Hörgüç Kaya : Buzulların kayaların yumuşak kısımlarını aşındırıp sert kısımlarını bırakmasıyla oluşan tümsek şeklindeki ve parlak yüzeyli kayalardır. (Örnek)
Buzul Biriktirme Şekilleri
1) Moren Setleri (Buzulştaş) : Buzulların aşındırdığı malzemeyi (Morenleri) üst üste bürüktirmesiyle oluşan yığınlardır. Bazen buzul dillerinin eriyerek geri çekilmesi sonucu Moren Yığınlarının gerisinde toplanan sular Moren Set Göllerini oluştururlar. (Örnek)
2) Sander Düzlüğü : Buzulların topladığı malzemenin, buzulların geri çekilmelip ortaya çıkmasıyla oluşan düzlüklerdir.
3) Drumlin : Buzulların biriktirdiği materyallerrin buzulun alt kısmında erimeler sonucu oluşan derelerin işlemesiyle oluşan balina sırtına benzeyen yassı tepeciklerdir. Ülkemizde buzul birikim şekillerinden sadece Morenler bulunur. Onlarda akarsular tarafından aşındırılarak süpürülmüştür.
Afrİka Kitasi' Nin Genel Özellİklerİ
AFRİKA KITASI' NIN GENEL ÖZELLİKLERİ
Afrika adı, Kartaca' ya ilk gelen Romalılar' ın Afri veya Africani olarak bilinen oymaklarından alınmıştır.
Afrika kıtası geç tanınan bir kıtadır. (Sebebi; Çöl alanların ve ekvatoral alanların geniş yer tutmasıdır.) Bu özelliğinden dolayı Karanlık Kıta olarakta bilinir. Ayrıca kıtada yaşayan insanların büyük çoğunluğunun renginden dolayı da bu ad kullanılır.
30. 330. 000 km² alan kaplar.
Kıtanın büyük bir bölümünü Gondwana karası oluşturur. Kıtada Tektonik hareketlerin şiddetli olduğu yerlerde kırık hatları oluşmuştur. Kırık hatlarının en belirgin olduğu yer; Doğu Afrika' dır. Yaklaşık 5 bin km. boyunca devam eden Kızıldeniz üzerinden, Türkiye' de K. Maraş'a kadar uzanan kıtanın Doğu' sundaki bu kırık hattına Büyük Graben Hattı veya Rift Vadisi adı verilir. burası aynı zamanda kıtada göllerin yoğunlaştığı yerdir.
Kıtanın yeryüzü şekilleri oldukça sadedir. Kıtanın Kuzeybatı' sı ile Kıtanın Güney' indeki Cap bölgesinde sıradağlar yer alır. Kıtanın Kuzeybatı' sındaki dağlar Atlas Okyanusu kıyısından başlayıp Tunus' taki Bone burnuna kadar 2400 km boyunca devam eder. Bu dağlara atlas Dağları adı verilir. Kendi arasında Batı ve Doğu Atlaslar diye ikiye ayrılır. En yüksek zirvesini de Cebel Tubkal (4165 m) dağı oluşturur. Oluşum bakımından Alp Orojenezi' ne dahildir.
Kıtanın Güney' indeki Cap Bölgesi dağları ise 400 km boyunca devam eder. Oluşum bakımından Atlaslar'dan daha eskidir. Yükseklikleri de azdır. Cap ve Drakensberg Dağı sıraları olmak üzere ikiye ayrılır.
Kıtanın en yüksek dağları kıtanın doğusunda yer alır. Tek tek yer tutmuş olan dağların büyük çoğunluğu volkanizma faaliyetleri ile oluşmuştur.
Doğu Afrika' nın en önemli dağlarını Etiyopya ( Daşan ), Elyon, Uhuru (Klimanjaro) oluşturur.
Büyük Sahra' nın en önemli dağlarını Ahaggar ve Tibesti;
Batı Afrika' nın en önemli dağlarını Futajalon, Nimba ve Kamerun Dağları oluşturur.
Tek tek yer tutmuş dağların ve aynı zamanda kıtanın en yüksek dağını Klimanjaro (6010 m) Dağı oluşturur.
Kıtanın önemli bir bölümünü platolar oluşturur. Platolar' ın yükseltileri 500 m. ila 3000 m. arasında değişir.
Platoların yükseltileri Batı' dan Doğu' ya doğru artış gösterir. En yüksek platolar kıtanın Doğu' sundadır.
Kıtanın en yüksek platosunu Lesotto ülkesindeki 3200 m. yükseltisiyle Malibu platosu oluşturur. Kıtanın diğer önemli platolarını Doğu' daki; Etiyopya; Büyük Sahra' daki ; Fasilli ; Orta kesimde ; Darfur; Batı' da Adamawa ve Madagaskar platolarıdır.
Afrika' da çok sayıda geniş havzalar vardır. Kıta' nın Kuzey' inde Batı' dan Doğu' ya doğru; Elcuf, Gabes, Libya, Aşağı Nil Havzaları yer alır. Kıta'nın batı' sında; Senegal; Orta kesimde ; Çad, Sudan ve Kongo Havzaları yer alır. Kıta' nın Güney' inde de ; Kalahari Havzası yer alır.
En geniş alanlı havzasını Kongo Havzası oluşturur.
Kongo, Senegal, Sudan ve Aşağı Nil havzalarında sürekli akarsu ağı vardır. ( Dışa akışlıdır. )
Kıta' nın Kuzey' inde Dünya' nın en büyük çölü olan Büyük Sahra yer alır. (7. 500. 000 km² )
Kıta' nın Güney' inde Namib ve Kalahari Çölleri yer alır.
Kıta kıyıları diğer kıta kıyılarına göre sadedir. Körfez ve Yarımadaların en az olduğu kıtadır. Toplam kıyı uzunluğu (30. 500 km) ile en az olan kıtadır. Ada sayısı en az olan kıtadır. En büyük adası madagaskar' dır.
Enlem derecelerinden dolayı Kıta' nın 3/4' ü Tropikal Kuşak' ta yer alır.
Afrika' da sıcak iklim tipleri, çöl iklimi ve subtropikal iklim tipleri görülür. Ekvatoral bölgede tıllık ortalama sıcaklıklar 27 °C civarında iken Kıta' nın Kuzey ve Güney' inde ise 17 ilâ 25 °C arasında değişir.
Kıta' da en fazla yağışlar Ekvatoral Bölge' de ; en az yağışlar ise çöl alanlarında görülür.
Kıta' da Ekvatoral Bölge' de ; Kıta' nın Kuzey ve Güney' ine doğru Nemli Tropikal Ormanlar'ı, Savan Bitki Örtüsü, Çöl Altı Stepleri, Çöller ve Ilıman Ormanlar bitki örtüsü kuşakları yer alır.
Kıta' nın en önemli akarsularını: Nil, Kongo, Nijer, Senegal ve Zambezi nehirleri oluşturur.
Kıta' nın en uzun nehri Nil' dir. (6600 km. ) Dünya' da, Misisipi' den sonra 2. uzunluğa sahiptir.
Su toplama havzasının genişliği ve debisinin yüksekliği bakımından Kıta' nın en önemli akarsuyu Kongo' dur. Dünya' da Amazon Nehri' nden sonra 2. sıradadır. Kıtada fazla sayıda göl yoktur. Göllerin büyük bir çoğunluğu da Doğu' da toplanmıştır.
Doğu Afrika' nın en önemli göllerini : Victoria, Nyassa, Tanganisa, Rudolf ve Albert Gölleri oluşturur.
Kıta' nın en büyük gölü Victoria' dır.
Büyük Sahra'daki Çad Gölü ise yağışlı ve kurak dönemlere göre yüzölçümü en büyük oranda değişikliğe uğrayan göldür. (Yağışlı dönemde:22. 000 km² ; kurak dönemde: 10. 000 km² alan kaplar. )
Kıta' nın yüzölçümü en büyük olan ülkesini Sudan oluşturur. (2. 505. 000 km² ), 2. Cezayir, 3. Zaire (Demokratik Kongo Cumhuriyeti)
Atmosferin Canlilar üzerindeki Etkileri
ASİT YAĞMURLARI
GİRİŞ
İnsanoğlu, doğal çevrimi tamamlayan, hem de doğal çevreyi en çok etkileyen bir varlıktır. Sağlıklı yaşam ve sağlıklı üretimin en önemli koşullarından biri, doğal çevreye zarar vermeden; onunla uyumlu olarak yaşayabilmektir.
Ekonomik faaliyet, kıtlığa karşı yapılan bir savaştır. İnsan bu savaşta bir takım değerleri üretip- tüketirken başka bir değer olan kaliteyi ÇEVRE'yi de tüketmektedir: Hava, su, yeşil ve toprak gibi ...... Biri kirlendiği zaman beraberinde, zincirleme olarak, diğerleri
ve bunlardan yararlanan insanlar da kirlenmekte ve yok olmaktadır.
ÇEVRE VE ÇEVRE KİRLİLİĞİ
En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür.
Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir.
Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır.
1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük.
Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz.
Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir.
İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir.
¢ Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi.
¢ Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması.
¢ Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması.
¢ Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması.
¢ Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması.
¢ Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır.
Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır.
Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir.
İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır.
Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır.
Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir.
HAVA KİRLİLİĞİ
Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir.
Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller.
Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcek öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir.
Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir.
Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir.
Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınları yeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb.
Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir:
¢ Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır.
¢ Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir.
¢ Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir.
¢ Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir.
¢ Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır.
ASİT YAĞMURLARI
Yıllardır ayrıntılı araştırma konusu olmamış konulardan birisi olan asit yağmurları, son yıllarda yurdumuzda da etkisini hissettirmeye başlayan, meteorolojik hadiselerle atmosferden yeryüzüne inen ve insanlar üzerinde olumsuz etki bırakan kirletici elementler içeren yağmurlar olarak bilinir.
Endüstriyel faaliyetler, konutlarda ısınma amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlar, motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları ve fosil yakıtlara dayalı olarak enerji üreten termik santraller, bu faaliyetleri sonucu havayı kirletmekte ve kükürtdioksit, azotoksit, partikül madde ve hidrokarbon yaymaktadır. 2 ile 7 gün arasında havada asılı kalabilen bu kirleticiler, atmosferde çeşitli kimyasal ve fiziksel reaksiyonlara uğrayarak, zaman zaman çok uzaklara taşınabilmekte, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek sülfüroz asit (HSO), sülfürik asit (H2SO4) ve nitrik asit (HNO3) gibi kirletici maddelerin oluşumuna sebebiyet verirler. Çeşitli yanma olayları sonucu havaya karışan SO2, SO3, NOX gibi gazlar yağışla birleşip asit meydana getirebilmekte ve bunların yeryüzüne yağması ile asit yağmurları oluşmaktadır.
Bunların yeryüzüne geri dönüşleri kuru ve yaş asit depolanması sonucu olur. Yaş depolamada atmosferde oluşan bütün ürünler, yağmur ve kar içinde çözünmüş halde yeryüzüne taşınırlar. Kuru depolamada ise atmosferdeki partiküllerin ve gazların yeryüzüne taşınması esnasında yağmur veya kar bulunmaz, sis içinde aerosol şeklinde bulunurlar. Bu çerçevede belirtildiği gibi, yalnız yağmur değil, diğer bütün yağış biçimleri de asidik olabilmektedir Asit yağmuru toprağın kimyasal yapısını ve biyolojik koşullarını etkilemektedir. Toprağın yapısında bulunan kalsiyum, magnezyum gibi elementleri yıkayarak taban suyuna taşımakta, toprağın zayıflamasına ve zirai verimin düşmesine neden olmaktadır. Toprağın asitleşmesine en çok katkıda bulunan maddeler, atmosferde birikme sonucu toprağa geçen kükürt bileşikleridir. Azot bileşikleri ise bitkilerin özümseyeceği miktardan fazla olduğu zaman toprağın asitleşmesinde rol oynamaktadır.
Asitleşmenin çevre üzerinde dolaylı olmakla birlikte yine çok önemli etkilerinden biri de, endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan asit nemidir. Toprağa ya da göl yataklarına inmiş civa, kadmiyum ya da alüminyum gibi zehirli maddelerle tepkimeye girebilmekte ve normal koşullar altında çözünmez sayılan bu maddeler, asidik nemle tepkimenin sonucunda, besin zinciri ya da içme suyu yoluyla bitki, hayvan ve insana ulaşıp toksik etkiler yaratmaktadır. Ağaç köklerinin besin toplama yeteneğinin bozulmasının sorumlusu da gene asitleşme sonucunda toprakta harekete geçen alüminyumdur.
Asidik zerrecikler genellikle sülfürdioksit ve nitrikoksitlerin atmosferdeki yayılması ile oluşur. Sonuçta oluşan nitrik ve sülfürik asit diğer partiküller (toz, is, kurum, duman vs) üzerine yapışır. Bu partiküllerin direkt olarak solunması bu asidik yapıların doğrudan akciğerlere kadar gitmesine neden olmaktadır. Bu asidik yapıdaki tozlar ve gazlar nemli ve sıcak akciğer alueollerinde kimyasal olarak kana geçebilirler.
Asit yağmurlarının insanlar üzerindeki dolaylı etkileri yüzey ve içme suları, yer altı suları, toprak, ağır metaller, bitkiler ve balıklar üzerindeki etkilerine bağlı olarak bu unsurların kullanılması sonucunda uzun vadede insan bünyesinde asidik depolanmaya neden olur.
Görüldüğü gibi hava doğal ve yapay etmenlerce kirletilmektedir. Yapay etmenlerin
temelinde insan bulunmaktadır. Fabrikadan, evlerden ve araçlardan çıkan dumanlar
tarafından atmosfer durmadan kirlenmektedir
Bu kirlilik doğrudan olduğu gibi asit yağmurları yoluyla da bitkiye, insana, suya, toprağa ve taşa etki etmektedir. Termik santrallarda, ısıtmada ve endüstri kurumlarında kullanılan kömür atmosfere kül (kadmiyum, arçelik, kurşun) CO2 ve SO2 yaymaktadır Dünyada olduğu gibi Türkiye'de kömür ve petrol tüketimi giderek artmaktadır.
Artan taşıt sayısı da petrol tüketimini dolayisiyle atmosferdeki karbon monoksit gazını
yükseltmektedir.
Yanardağlar da havadaki SO2 ve CO2 gibi gazların miktarını arttırmaktadır.
Bu gazlar havadaki subuharı ile birleşirler;
H2O+SO2 ______ H2SO4 (sülfirikasit) ve
H2O+NO2 ______ HNO3 (nitrikasit) olarak yere düşerler.
Hava kirliliği, ışınların yere ulaşmasını ve atmosfere yayılmasına da engelleyerek iklim üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Asit yağışları yapraklardaki klorofilin bozulmasına
ve bitkinin sararıp kurumasına neden olmaktadır.
Bilindiği gibi bitkiler, fotosentez sırasında CO2 tüketir. Asit yağmurları, bitkileri kurutarak, diğer yandan atmosferdeki CO2 (karbondioksit) tutarının artması için ortam hazırlamaktadır. Başka bir anlatımla, bir olumsuzluk bir başka olumsuzluğu üretmektedir.
TERMİK SANTRALLARIN ASİT YAĞMURLARINA ETKİSİ
Türkiye'nin sahip olduğu en bol fosil kaynaklı yakıt, düşük-kaliteli ve yüksek derecede kirlenmeye yol açan linyittir ve en bol bulunduğundan ülke enerji üretiminin belkemiğidir. Ancak bu tür kömürün kullanımı çok yüksek miktarlarda kükürt dioksit (SO2), azot oksitler (NOx), karbonmonoksit (CO), Ozon (O3), hidrokarbonlar, partiküler madde (PM) ve kül oluşturmaktadır. Bu atıklar, çevre sağlığına çok çeşitli biçimlerde etki eder. Bu olumsuz etkileri şu şekilde sıralayabiliriz:
Eğer herhangi bir filtre kullanılmazsa 100 megawatt gücünde kömürle çalışan bir termik santralın kirletici etkileri aşağıdaki tabloda görülmektedir.
Kükürt dioksit (SO2) 45,000 ton/yıl
Azot oksitler (NOx) 26,000 ton/yıl
Karbonmonoksit (CO) 750 ton/yıl
Katı partiküller (PM) 32,500 ton/yıl
Hidrokarbonlar 250 ton/yıl
Kül 5,660 ton/yıl
SO2 ve NOx gazları asit yağmurlarının oluşumundan birinci derecede sorumludurlar. Bacalardan atılan kükürt ve azot oksitler, hakim rüzgarlarla ortalama 2 - 7 gün içerisinde atmosfere taşınırlar. Bu zaman süresi içinde bu kirleticiler, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek sülfürik asit ve nitrik asiti oluştururlar. Bunlar da yeryüzüne yağmur ve kar ile ulaşır. Böylece baca gazları ikinci kez ve daha geniş bir bölgeye etki etmiş olurlar. Bölgenin arazi yapısı ve hava koşullarına bağlı olarak, etki yüzlerce kilometreye kadar yayılabilmektedir. Asit yağmuru denilen bu olgu yalnızca canlılar için değil, taş yapıtlar ve eski sanat eserleri için de önemli bir tehlike oluşturmaktadırlar.
Asit yağmurları, yaprakların stomalarına girerek yaprağın su dengesini sağlayan stoplazmanın asitleşmesine neden olurlar. Bunun sonucunda sıvı kaybeden yaprak, kısa sürede ölür. Bu şekilde ağacın hastalıklara dayanıklılığı azaldığından zararlı böceklerin istilasına uğrar ve ölümü hızlanır. Ayrıca giderek zayıflayan ve yaprak kaybeden ağacın tepe çatıları seyrekleşerek rüzgar perdesi görevini yapamaz ve ağaç rüzgardan devrilebilir. Asit yağmurunun toprağa düşmesi sonucu toprağın asiditesi artar ve bu kuvvetli asidik çözeltiler topraktaki Ca++ , Mg+ , K+ gibi minerallerin kaybına neden olur. Bu mineraller ağaçların büyümesi ve kendilerini yenilemeleri için yaşamsal öneme sahiptirler. Toprakta PH %5' in altına düşerse toprak sıvısı içinde alüminyum ve ağır metallerin konsantrasyonu artar. Kurak mevsimlerde topraktaki nemin azalması sonucu bu maddeler iyice yoğunlaşır ve bitki kökleri için öldürücü etki gösterirler. Ayrıca kloroplastlarda biriken SO2 yaprağın fotosentez yapmasını engeller ve bu yolla da ağaca zarar verir. Tüm bunların sonucunda ağaçların yeşil sürgünleri gelişmeyip kurumakta, yaprakları dökülmekte, çiçek ve meyve vermemektedir.
Asit yağmurları ve diğer zararlı gaz ve küllerin verdiği ekonomik zararları şöyle sıralayabiliriz:
1. Ağaçların henüz olgunlaşmadan kesilmesinden doğan zarar.
2. Arazi gelirlerinden yoksun kalmaktan doğan zarar: Bu zarar orman ölümü ile üretimden uzaklaşan arazinin zarar süresince sağlayabileceği gelirden oluşur.
3. Toprak koruma önlemlerinden doğan zarar: Orman rejimi içine giren ve fakat çeşitli nedenlerle aşınmaya uğrayan toprakların korunması ve özelliklerinin iyileştirilmesi için yapılan harcamalardır.
4. Ek ağaçlandırma giderlerinden doğan zarar: Zarara uğrayan alanda gaz etkisinin geçmesi ile yeniden ormancılık üretimine geçilmesi için gerekli olan ağaçlandırma giderleridir.
5. Ormanların azalması ve toprağın çoraklaşması sonucu oluşan erozyon büyük miktarlarda toprak kaybına neden olur.
6. İnsan sağlığı açısından doğan zararlar: Ormanlar hava kirliliği için bazen doktor bazen de hasta durumundadırlar. Olgun iri yapraklı 100 yaşındaki bir kayın ağacı saatte yaklaşık olarak 1.7 kg O2 üretmekte, 2.35 kg CO2 tüketmektedir. Ayrıca aynı kayın ağacı yılda 1 ton tozu süzmekte, baca gazları, bakteri ve virüsleri bağlamaktadır. Bu nedenle orman havası havadaki partiküllerin, özellikle solunumla akciğere giden tozların sayısı bakımından kent havasına göre %90 - 99 oranında daha temizdir. Bu durumda termik santralların etkileriyle ortaya çıkan orman ölümlerinin insan sağlığını ne derece olumsuz etkilediğini tahmin etmek pek zor değildir.
7. Bacadan atılan gazların etkisiyle evcil hayvanların verimi azalır, kara ve sulardaki yaban hayvanlarının sayısında azalma olur.
Termik santral küllerinin toplandığı alanda (kül depolarında) oluşan Radon gazı (Ra222) havaya ulaşmaktadır. Bu küllerin üzeri toprakla örtülse dahi toprağın gözeneklerinden geçen Ra222 havaya karışır. Ra222 3.8 günlük bir süre içinde Polonyum'a (Po210) ve aktif kurşuna (Pb210) dönüşebilmektedir. Bu nedenle kül yığınları çevreye radyoaktivite yayar. Bacadan atılan maddelerin içinde belki de en önemlisi, linyitte bulunan ve yanma ile açığa çıkarak etrafa yayılan uranyumdur. Küllerdeki uranyum da ayrı bir sorun yaratmaktadır.
HAVA KİRLİLİĞİ VE ASİT YAĞMURLARININ DİĞER ZARARLARI
Hava : Ozan tabakası incelir. Böylece güneşten gelen ultraviyole gibi zararlı ışınlar yere kadar ulaşır. Bu da deri kanseri ve göz kataraklarının oluşumuna yol açar.
CO2, SO2 ve karbonmonoksit gibi gazlar solunumu zorlaştırır. Solunum yollarında çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.
İklim : CO2 ve SO2 gazlarının artması, sera etkisi yaparak, atmosfer sıcaklığının yükselmesine neden olur. Bu durum, buzulların erimesine; deniz suyunun yükselmesine yol açar. Kıyı ovaları sular altında kalır. Bazı ürünlerin üretilmesi güçleşir.
Su : Asitik yağışlar yerüstü ve yeraltı sularını kirlendirir. Arkasından, bu suların ulaştığı göl ve denizler buralarda yaşayan canlılar (balık, bitki, kuş .....) zarar görür. Kirlenmiş kaynak suyunu içen, kirlenmiş göl veya denizdeki balıkla beslenen insan da bu kirlilikten nasibini alır.
AntikYapıtlar :
Atmosfer Yağış Taş ve metal Sonuç
H2O+SO2 H2SO4 + Ca CaSo4+H2
(Sülfirikasit) (Kalker)
H2O + SO2 H2SO4 + 2Al Al2(SO4)3+3H2
(Aliminyum)
H2O + NO2 HNO3 + Al Al(NO3)2+3/2H2
(nitrikasit)
Görüldüğü gibi yere düşen asitli sular, taş ve metallerden yapılmış olan antik yapıtlarımızı da bozabilmekte, böylece insanlığın ortak mirasına zarar vermektedir.
Tarihi bina ve yapılar son 20 yılda bir önceki 2000 yılına göre daha çok yıpranmıştır. Efes'i ve Bergama'yı düşünün; bir süre sonra İngiltere'deki Westminister Manastır'ı gibi kopyalarını yapmak zorunda kalacağız. Kaybettiğimiz geçmişimizi kaç dolara geri alabiliriz?
Kağıt ve tekstil de SO2 ve NOx gazlarını emiyor; emdikçe gevriyor. Gerçekten, Britanya kütüphanesindeki kolleksiyonlardan % 5'i sülfür gazından zarar görmüştür.
Toprak : Asit yağmurları topraktaki minarellerle tepkimeye girerek toprağın yapısını bozmaktadır. Ayrıca, topraktaki su asitik özellik kazanmaktadır. Yeni asitik ortama uymayan bitki türleri yok olurken, bir bölümü de asitli suyu bünyesinde depolamaktadır.
Böylece;
" Bitki örtüsünün azalması, bir taraftan erozyon ortamını hazırlarken, diğer taraftan da fotosentez olayının azalmasına ve sonucuda atmosferdeki CO2 tutarının artmasına neden olmaktadır.
" Asitli su ile sulanan sebze ve meyvelerle beslenen insan zarar görmektedir.
ÖNLEMLER
1. Hava kirliliği ve asit yağışlarının çevreye, özellikle bitkilere olan etkisinin kesin sonucu ve buna karşı isabetli önlemler alınmak isteniyorsa, çok sayıda bilimsel denemenin yapılması gerekir.
2. Yakıtların (araç ve meskenlerde) kalitesi kontrol edilmeli.
3. A ) Hava kirliliğine dayanıklı bitkiler (böğütlen, ıspanak, kızılcık,...) ekilmeli
B) Kışın yaprak döken bitkiler ekilmeli
4. Kentlerin kurulma yerleri topografik açıdan iyi saptanmalı. Başka bir anlatımla Yerleşmeleri (kent, köy,...) çanak şeklindeki alanlardan uzaklarda kurmalıyız.
5. Bacalara filitre takılmalı
6. Araçların bakımı zamanında yapılmalı
7. Alternatif enerji kaynakları kullanılmalı
(Güneş, rüzğar, gelgit, akıntılar, biyokütle, end. ve evsel atıklar gibi.)
8. Tüketim toplumu olduğumuz sürece yeni üretimlere yeni kirlenmelere neden olmamız kaçınılmazdır. Onun için tüketim çılgınlığı yerine mevcutlardan haz almayı öğrenmeliyiz.
9. Yakıtlardaki kükürt oranı azaltılmalı
10. Çevre insanlara öğretilmemeli; insanoğlu çevreyi içselleştirecek şekilde bizzat kendisi öğrenmeli
Kısaca; konunun sosyolojik, ekonomik ve politik boyutları aynı anda alınmalı ve hemen uygulamaya geçilmelidir. Bunların içinde en önemli olanı ise yaşam ve eğitimi el ele tutuşturan uygulamalar olacaktır.
Bu önlemler alınmadığı zaman en temiz kalan yerlerimizden biri olan Gökova Körfezi ve çevresi de son kurbanlardan biri olmaktan kurtulamayacaktır.
Kirli hava ve asidik yağışlara etkileri yerel değildir. Çünkü rüzgar kirli hava ve yağışları çok uzaklara taşıyabilmektedir. Asit yağışları, düştüğü yerde kalmayıp akarsular ve denizler yoluyla da dünyaya yayılmaktadır. Onun için çözümler yerel değil, küresel olmalıdır. Ancak öncelikle yerel düşünmeyi ve yerel davranmayı öğrenerek bu felaketten kurtulabiliriz.
Heyelan (toprak Kaymasi)
HEYELAN (TOPRAK KAYMASI)
Heyelan, toprağın üst kısmı ile birlikte alttaki ana kayanın bulunduğu yerden kayarak
yer değiştirmesidir.
Heyelanda Etkili Faktörler
1)Eğimin fazla olması.
2)Yağışların fazla olması
3)Toprak özellikleri (killi olması)
4)Tabakaların uzanış doğrultusu: Tabakalar eğime paralel ise heyelan daha fazla görülür.
5)Beşeri faktörler: Yol yapım çalışmaları ile yamaç denge profilinin bozulması.
6)Depremler
Türkiye’de heyelan olayı en fazla Karadeniz Bölgesinde Doğu Karadeniz Bölümünde
görülür. Sebepleri: Yağışın ve eğimin fazla olmasıdır. Ayrıca toprağın killi olmasıdır.
En fazla görüldüğü dönem ilkbahardır. Sebebi kar erimeleri ile toprağın suya doygun hale gelmesidir.
EROZYON
Erozyon, dış kuvvetlerin etkisiyle toprak örtüsünün aşındırılarak başka alanlara
taşınmasıdır. Akarsu ve rüzgar erozyonunun birlikte etkili olduğu yerlerin ortak özelliği
bitki örtüsü bakımından fakir olmalarıdır.
Erozyonda Etkili Faktörler
1) Arazinin çok engebeli olması,
2) Eğimli arazilerde arazinin eğime dik sürülmesi.
3) Bitki örtüsünün tahrip edilmesi: Orman yangınları, tarla açmak amacıyla ağaçların
kesilmesi, otlaklarda aşırı otlatılma yapılması, anız örtüsünün yakılması gibi.
4) Toprağın aşırı işlenmesi.
5)Yağışların sağanak yağış şeklinde olması.
6)Yağış rejiminin düzensiz olması
7)Akarsu taşkınları
Erozyonun Sonuçları
1)Toprağın verimi düşer, çölleşme olur.
2)Barajlar dolar.
3)Tarım alanları daralır.
4)Bozulan doğal dengeye bağlı olarak bir çok bitki ve hayvan türü yok olmaktadır.
Erozyonu önlemek için;
1)Mevcut bitki örtüsü korunarak ağaçlandırma yapılmalıdır.
2)Eğimli tarım alanlarında tarla eğime paralel sürülmeli ve taraça (seki) yapılmalıdır.
3)Nöbetleşe tarım yöntemi uygulanmalı (bu yöntemde asıl amaç erozyonu önlemek
değildir. Verimi artırmaktır.)
4)Otlaklarda erken ve aşırı otlatma yapılmamalıdır.
5)Baraj gölü yamaçları ağaçlandırılmalıdır
OluŞumlarina GÖre TaŞlar
OLUŞUMLARINA GÖRE TAŞLAR
1)Püskürük (volkanik , mağmatik )kayalar:
Mağmanın yer kabuğunun yarıkları içinde veya yeryüzüne kadar çıkarak soğuması ile oluşan kayalardır.
Soğumanın gerçekleştiği yere göre iç ve dış püskürük kayalar şeklinde gruplara ayrılır.
a)İç püskürük kayalar: Granit, siyanit, gabro ve diyorit gibi.
b)Dış püskürük kayalar: Andezit, bazalt, volkan camı (obsidiyen), trakit, inci taşı, katrantaşı, sünger taşı gibi.
Ortak Özellikleri: Kristallidir ve kütle halindedir
2)Tortul (sediment) kayalar: Dış kuvvetlerin etkisiyle fiziksel veya kimyasal çözülmeye uğrayan kayaların çukur alanlarda çökelmesiyle oluşan kayalardır.
Oluşum bakımından;
a)Mekanik (kırıntılı) tortul kayalar:
Kum taşı (gre), kil taşı (şist) ,çakıl taşı (konglomera) örnektir. Çakıllar köşeli ise buna breş denir.
b)Kimyasal tortul kayalar:
Kalker ( kireç taşı), Jips (alçı taşı), kaya tuzu, dolamit, traverten , sarkıt ve dikitler örnektir.
c)Organik tortul kayalar:
Mercan kaya , antrasit , taşkömürü , linyit , turba ve tebeşir buna örnektir.
Ortak Özellikleri: Tabakalıdır, fosil bulundururlar.
Not: Petrol , antrasit , taşkömürü , linyit, turba hariç diğer madenlerin oluşmasının temel sebebi volkanizmadır.
3. Başkalaşım (metamorfik) Kayaları
Tortul ve volkanik kayaların yüksek sıcaklık ve basıncın etkisiyle eski özelliklerini kaybederek yeni özellikler kazanmasıdır.
Başkalaşım
Kalker--------Mermer
Kil taşı--------Mikaşist
Kum taşı------Kuvarsit
Granit---------Gnays